1. Şaman değişleri

    "Şaman eğitimlerine devam ettikçe, pek çok insanın "gerçek'' diye nitelendirdiğinin aslında kâinatın büyüklüğüne, gücüne ve gizemine ancak dokunabildiğini fark ederler. Yeni Şamanlar, deneyimlerini gerçekleştirirken ve ifade ederken çoğunlukla duydukları coşku ile gözyaşı dökerler. Ölümden dönme deneyimi yaşamış insanlarla ortak bir anlayışla konuşurlar ve başkalarının umutsuzluk gördüğü yerlerde onlar umudu görürler. Kâinatta saklı olan o muazzam güvenlik duygusunu ve sevgiyi keşfettikleri zaman bir değişim geçirirler. Yolculukları sırasında tekrar tekrar tecrübe ettikleri kozmik sevgi, günlük hayatlarında kendini gittikçe daha fazla ifade etmeye başlar. Tek başlarına olsalar bile asla yalnız değildirler, çünkü hiçbir zaman gerçekten tek olmadıklarını anlamışlardır arlık. Tıpkı Sibiryalı Şamanlar gibi onlar da fark etmiştir ki "Yaşayan her şey canlıdır!" Her yerde hayatla ve aileyle kuşatılmışlardır. Onlar, uzayın ve zamanın sınırlarıyla sınırsız olan ebedi şaman toplumuna geri dönmüşlerdir." Michael Harner


    “Şamanlara göre bütün dünya ruhlarla doludur. Dağlar, göller, ırmaklar (yer-su) hep canlı nesnelerdir. Bunlar yalnız coğrafi yapılar değil, fakat konuşan, duyan varlıklardır. Kutsal saydıkları dağlardan ve ırmaklardan bahsettiklerini dinlerken, gözle görülen dağlardan ve sulardan mı yoksa o isimleri taşıyan insanlardan mı söz ettiklerini fark etmek güçtür; ruh bizzat dağdır ve dağ bizzat ruhtur”.
    Wilhelm Radloff




    Bence delilik diye tanımlanan, saf zekanın, açıklık, dürüstlük ve doğallıkla, norm bariyerlerine takılmadan kullanılması biraz da. Deli gibi sevmek varken:)) Akıllı uslu oturulur mu.


    Saçlarımın arasına karışmış gökkuşağının üzerinden geçiyoruz. Kirpiklerimiz yağmur damlalarına batıyor. 'Senden iki tane olmalı' diyor; biri giderse öteki hep durmalıymış... Geçen Şubat cemre havaya düşerken o kadar etkilenmiş ki. Bu kadar yani.
    0

    Yorum ekle




  2. Enerjiyi bükmek...

    şiire dön diyor
    içimdeki sessizlik
    şiire dön
    şiire dönmek
    başlangıç ve sonsuzluktur
    şiire dön
    şiire dönmek aşkta buluşmaktır...

    Dereköy 14 Ocak 2017



    Gerçek varoluş amacının ne olduğunu bilmeyen ve o nedenle de sürekli saçmalayan insanlar, enerjinin de farkına varmadan yaşayıp ölüyorlar çoğunlukla... 


    Bilimsel olarak da kanıtlandığı gibi her şey bir enerjidir. 


    İnsan en çok kendine ihanet eder. Kendi doğasına, kendi duygularına ve duyarlı olduğu her şeye. Çünkü egosu ihanet etmesi için çalışır... Onu dinin ve başka her şeyin kölesi yapan da budur. Aşktan korkar çünkü aşk kendi gerçek yüzüyle karşılaşması ve egosunun boyunduruğundan çıkıp kalbini açıp doğal haliyle yaşaması demektir. Bir yalan dünyasında yaşamak her zaman daha şaşaalı ve kolaydır. İhaneti gör ve doğanla barış ey insan-cık... 


    Her insan kendine doğru büyür ve kendine doğru yolculuk ederken karşısına çıkan her şey onun yolculuğunun yapı taşlarıdır. O yapı taşları bazen hedefi unutturur çünkü "an" içinde olan biten her şey için de kolektif bir enerjiye ihtiyacı vardır dünyanın... Farkına vardığın anda hem "an"daki gerçekliğin, hem hedefteki nirvananın tarif edilemezliğinin farkına varırsın ve belki de en has mutluluk budur... Şifa yolunuza çıktığında bunun ne denli biricik olduğunu düşünün ve şifayı içselleştirmek için kendinizi ve kalbinizi açın. Şifa binbir çeşittir... 


    Ağlamak, insanı içindeki masumiyet ve sevecenliğin derinlerine indirip, acının ve hüznün yol gösterici bilgeliğiyle buluşturur. Ağlamak kişisel gelişiminizde, sıkışmış enerjileri serbest bırakmanıza ve özünüzdeki sevgiliye sarılmanıza yardım eder...


    Egonuz kendinizle ilgili sevmediğiniz özelliklerinizin toplamı kadar güçlüdür. Bunlar bilinçaltı korkularınız da olabilir. Egonuzun köklerine inin ve o sevmediğiniz özellikleri de görüp sevin, korkularınızı şifalandırın. Egoya dair her şey şefkat ve sevgiye dönüştüğü zaman egonun gücü gerçek erk'e dönüşür. Böylece kendinizle olan kavganız sona erecektir. Kendinizle olan kavganız sona erdiğinde hakikat ve aşk kapısına biraz daha yaklaşırsınız.


    Aşkın gölgesi yoktur. O ışığın kaynağıdır. Tutulmaz, sadece yaşar, yaşatır, yaşanır. Aydınlatır... İnsanın egosu aşkı gölgeler. Aşkınıza gölge olmayın... Kaçanı kovalayan aşk değil egodur. Aşk iki kişinin birbirine doğru hiç hesapsızca koşmasıdır. 


    Hayatın şifrelerini doğru okumaya başladığınızda, aşkın içsel ve kişisel aydınlanmanızda hakiki bir yol gösterici olduğunu görürsünüz. O sizi en zarif biçimde bilinmezin tekinsiz fakat olağanüstü yabanlığına doğru çekerken, tek başına var olmanın sorumluluğunu fark eder, sevgilinin varlığının şefkat ve sevecenlik ile bezenmiş özgür bir çiçek olduğunu anlarsınız. 


    An gelir varolan her şeyin içindeki hiçlikle buluşursunuz ve onaya da gerek kalmaz. Enerjiyi bükmüş, tersine çevirmişsinizdir artık... 

    Eyvallah
    meselenin sonu gelmeden
    becereceksin.. hayatı
    lafının demi sekpare olacak
    tövbeni aşk için
    saçını meşk için bozacaksın
    yoksa kitapmış
    kibarlıkmış bahane
    rajonsuz kıracaksın aynasını
    ben adamım diyenin
    ki görsün parçalanmak neymiş...


    0

    Yorum ekle

  3. (Nilgün Marmara’nın anısına)

    Her intihar cinayettir ve katiliniz hayat ya da sistemdir

    Su Mühürlü Gezegen
    Dünya ki, en sahici yalanların evrensel hakikatlerle yıkandığı su mühürlü gezegen!
    Birlikte döne döne yemin bozmaya geldi herkes sana!
    Yoksa nasıl aşktan söz eder şu şaşkın beşer fi tarihinden bu yana...
    İnce belli, ateş sıcağı, kum saatinden süzülür de her fani, izi kalmaz...
    Ve yıkılır kinle kibir için için yanarken sen, zamanın suskun nefesinde.…

    Bu şiirimi çok sevdiğim arkadaşım şair Nilgün Marmara’ya adıyorum bugün; onun Dünya’daki hayatı terk edişinin 26. Yılında… Nilgün’ün kalbini 1987, 13 Ekim’den, 29 yaşından sonra bir daha kimse kıramadı. Bilincini hırpalayamadı. Ölü soyucu ve hamas-i acıdan süzülmüş, genetiği değiştirilmiş ürünlerin yağı gibi evrende yüzeye çıkmış, güzellikleri gasp edilmiş su mühürlü gezegende şair olarak yaşayıp, şair olarak terk etti burayı. Hem kadın, hem de şair olmanın çifte doğurganlığında, şiiri seçti. Kim bilir, belki de bu Dünya’da yaşamak da deli cesareti gerektirir ve bir tür, hayatın içine doğru intihar etmektir. Kuşkusuz, her intihar cinayettir ve katiliniz hayat ya da sistemdir.

    Nilgün Marmara; "Ey iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!" dedikten bir süre sonra bir büyük adımla ayrılmıştı aramızdan. Günün sıradanlığını bozarcasına, evinin penceresinden sonsuzluğa atladı. “Sol cici ayağı önde, sağ cici ayağı arkada”… Ardında, yazılmamış şiirleri, okunmamış kitapları ve biz kaldık.

    Dünya’nın ya da hayatın arka bahçesinde ne görmüştü Nilgün? Elbette bugünü görmüştü. Ruhsuzluğu; kötünün çırılçıplak gerçekliğini ve organize olmuş kötülük dayanışmasının mikrodan makroya parayla olan çelikten göbek bağını; görmüştü. Paranın, güçlü ve kötünün, iktidar sahibi ve sahte inançlarla bezenmiş narsis hırslının elinde ne kadar vahşileşebildiğini görmüştü. Arka bahçenin en tenha köşesine gizlenip, çocukların topunun kaçmasını bekleyen çeşit çeşit iblislerin nefesini duymuş, kokusunu hissetmiş, o nefeste gizlenip, hızla büyüyen bulaşıcı faşizmi görmüştü.

    Öncelikle çok akıllı, duyarlı, güzel ve hakiki bir insandı Nilgün. Rezső Seress’in insanları intihara sürüklediği iddia edilen, Billie Holiday yorumu Gloomy Sunday’i inadına her gün dinledi. Zamansız ve yıldan yıla kararlı bir inatla ve biriktirilmiş bir istekle ayrıldı su mühürlü gezegenden. Böylece, olur ya hani, en dost bildiklerinin basit ihanetlerini görmedi. Gelir ya insanın başına; çocukluk arkadaşlarının hem büyüyüp hem de orantısız küçülerek, en zalim saflarda emperyalizmle, radikal fundamentalistlerle işbirliği içinde olduklarına tanıklık etmedi. Tanıdıklarının, içselleştirilmiş bir iktidarla yaptıkları pişmemiş çiğ kalmış dedikodularına maruz kalmadı, yargılanmadı. Ona kimse, bir arkadaşının intiharı, ruhunu cayır cayır acıtırken, densizce; “dikkat et senin de sonun öyle olmasın” diyemedi. Anlam yüklediği birçok şeyin, anlamsız insanlar tarafından viski eşliğinde tüketilişini izlemedi. Erkek egemen edebiyat dünyasının, şiir yazan kadınlardan, ya intihar, ya trajik bir ölüm ya da hastalık beklentisinin psikolojik baskısını üzerinde fazla hissetmedi. Bütün bunların yaşanılabilirliğini, Dünya’nın o alacakaranlıktaki arka bahçesinde çok erken görmüştü. Devletin sürekli kılık değiştirerek karşısına çıkarttığı kadar katliam, bilincini cendereye almaya yetmişti. Kendi kuşağının beline ve bilincine postallarla indirilmiş bir kara darbenin giderek kararttığı topraklarda şiirle yaşamaya 7 yıl daha tahammül edebildi; “hayatın neresinden dönülse kârdır” diyerek, Cemal Süreya’nın tarifiyle, “bekleme salonu” olarak gördüğü bu Dünya’dan gitmeyi seçti ve yepyeni bir evrene kuantum zıplaması yaptı. Sahtekârların, nankörlerin, ruhsuzların olmadığı bir başka paralel evrene… Ardından olumsuz konuşan oldu mu bilmiyorum. Ben duymadım. İyi ki duymadım. Oyardım.

    Nilgün Marmara görmüştü evet… İsteyen herkes görebilir. Arkadaş! bak çevrene. Gözünü perdeleyen kapitalist reklam artıklarından yapılmış bütün gözlükleri çıkartıp, güneşin aydınlığında bak. Bizim ve doğmuş, doğmamış çocuklarımızın yüzündeki gülümsemeyi, kalbimizdeki aşka yoğrulmuş sevgiyi, aklımızın olmazsa olmazı devrim sevdasıyla halvet olmuş özgürlüğünü çalıp da yerine iktidarın kâbuslarını ve korkularını koymak için cin tayfasıyla işbirliği içinde uğraştıkları günlerdeyiz.

    Kimiz biz… ; Biz ısırgan otu ve koza yaptığında içinden çıkacak kelebeğe âşık tırtıl kadar gerçek ve hakikiyiz. Biz doğurmadığımız ve henüz doğmamış bütün çocukların ebeveynleriyiz. Biz gelmiş geçmiş, hani şu daha kallavi söylenişiyle, ezel ebet Prometyus’un, Agni’nin ruhuyla var olan savaşçılarız. Yaratıcıya şirk koşan sahte amincilere rağmen; o kadar çokuz, o kadar haklıyız ki Hak’ın ta kendisi gibiyiz birlikte. Öyle bir başka türlü ve sahici süzüldük ve ulaştık ki kendi olan, kendi olabilen, kendini “bir ve biz” olan için sevebilene. Hu ile namasteyi, aşk ile bütünleştirip eyvallah eyledik.


    Nilgün şimdi burada olsa, sabah kahvesini sohbetle birlikte içer, uzun uzun denize bakardık. Sonra Gezi Parkı’nda arkadaşlarla buluşur, ağaçlara, yakışıklı delikanlılara sarılır, aşık olur, aşık olunur; polislere karanfil uzatır, kafalarına leblebi fırlatır, dekoltelerimizle İstiklâl’i koşar, Cumhuriyet Meyhanesi’ne sığınır, çapulupdururduk. En naif ve nüktedan hallerimizle… 


    İktidar egodur, para enstrüman, aşk yegane hakikat…

    Siyasi hologram reklamlar tam paralel evren muhabbetine yaraşır bir uygulama olarak nursuzluk topu gibi hayatımıza katıldı.
    İyice siyaset-i trajikomik korku türünde bir bilimkurgu ülkesi olduk. Yönetmen-senaristimiz, hem yazıyor hem oynuyor hem yönetiyor; set amiri, ışıkçısı hepsi aynı şahsiyet.
    Bu konu üzerine yapılan espriler bir yana, durum vahim denecek ölçülerde ciddi. Komik olsa da ciddi. Çünkü cici bilincimiz tehdit altında. Kontrolü elden bırakmamak ve bu had safhadaki faşizan reklam siyasetine karşı koruma kalkanlarımızı son kapasitede çalıştırmalıyız.  
    Israr ediyorum; gün itibariyle iktidardakilerin yaşadığı durum en çok; para karşılığı seks satın alan bir erkeğin psikolojik açıdan yaşadığı travmaya benziyor… İlk cinsel ilişki, ilk siyasi ilişki gibidir erkekler açısından. Orada kurulacak iktidar, para ve aşk ilişkisi ömür boyu sürecektir çünkü…
    İktidar egodur, para enstrüman, aşk hakikat.
    Egoyu ve aşkı para enstrümanıyla besler ve çalarsanız bilincinizde açılan yaraları, ruhunuzun tedavi etmesi çok zordur. İktidar beslemesi egonun varıp varabileceği yegâne yerin de narsisizmin dorukları olduğunu hep yinelemekte yarar var. Öyle çünkü. Görüyoruz, yaşıyoruz, deneyimliyoruz.
    O “para karşılığı seks satın alan erkek travması” öyle bir travmadır ki adam hiç farkına varmaz fakat tüm hayatın, yaşam biçimini, bakış açısını tümüyle etkiler ve ele geçirir. Aşkla ve kadınla ilgili her şey bir meta gibi “satın alma” trendi üzerine inşa edilir. Aşık olduğunu düşünürse sevişemez. Kendi yöntemleriyle bir alış satış senedi düzenlemeyi başaramadığı sürece platonik yaşar. Seksi de aşık olmayacağı, olaMAyacağını düşündüğü türden kadınlardan satın alır. Son nefese dek.
    Kadın için de çok çok önemlidir ilk ilişki elbette… Çünkü yaşadığı toplumda “aşk”ı özgürce yaşamak öğretilmemişse; para enstrümanını en iyi kullanan erkek egosunun iktidarı altına girer.
    Oradan çıkış da çok zordur maalesef. “Görücü” usulü, tanımadan zorla evlenmeler de buna dahil. Kurban ve hizmetçi rolünün içinde ne kendinin ne Dünya’nın farkına varmadan geçer gider ömür.
    Her iki cinsin de ulaşacakları en uç nokta; aşkın karşı kutbu “nefret” ve “nefret ilişkileri” ile sınırlı kalacaktır artık. Kuşkusuz en çok zedelenenler de henüz yetişkin olmamış çocuklar olacaktır.
    Siyaset gemisi de aşk gemisi gibi aynı ego ve iktidar merkezli hasletler yüzünden bir kez kaçtı mı, ne hücumbotla, ne besmeleyle, ne hologramla, ne yüzerek yetişmek mümkün olmaz.
    Elhamdül İllah okyanusların sahibi sadece Müslüman narsisler değildir.
    Evrensel enerjinin sopası yoktur fakat aşktan vazgeçmeyenlere bağışladığı bir başka savaş sanatı vardır.


    Sun Tzu der ki: “İnsanlar bir kez birleştiler mi, cesurlar tek başlarına ilerleyemez, korkaklar ise tek başlarına geri çekilemezler.”





    Pezo Kapitalizm ile Mama Popilerizm

    Oldukça doğru bulduğum bir eski söz vardır. “Sahte samimiyet, hakaretten beterdir”.

    Bu sözün içerdiği hakikat, böylesi bir durumla karşı karşıya bırakılmış, farkındalığı güçlü, ancak, “sahte samimiyet” uygulayan kişilerce, farkındalığının farkına varılmamış olanda duygusal anlamda çöküntü bile yaratabilir. Elbette izin verirse... Zaten, teozofik açıdan irdelendiğinde bu türden sahte bir samimiyetin, kişide yaratacağı etki, duygusal bir durum olmaz, olmamalıdır. Çoğunluğun birbirinin arkasından en acımasız eleştirileri yapıp, köseleleşmiş suratlarla birbirinin yüzüne gülebildiği ilahi bir komedinin oyuncularıyız bugün. Şayet tin insanı olma yolundaysan, bu çok zorlu yolun yolcusu olarak, oyunun içinde oyuncu olmamak için yapabileceğin yegane şey belki de absürd tiyatro örneklerindeki gibi canlı bir aksesuar, dekor olmayı seçmektir. Bırak senin aynı sahnede olduğun zamanlarda onlar senin üzerine bassınlar... Farkındalığı olan bir absürd tiyatro izleyicisi, dekorları ezen, onlara basan ayağı değil, ezilen çiçeği, kesilen ağacı, yuvarlanan vazoyu, yırtılan kitabın sayfalarını hatırlayacaktır. Farklılık ve farkındalık burada! Kapitalizmin insan aklını bulandıran, bunalttıran tuzaklarına düşmeden farkındalık yolunda ilerlemek kolay mı!

    Türkiye topraklarının gerçek halkı, en azından aşka aşık angut kuşları kadar ülkenin bir ucundan diğerine uçtukları takdirde, bu “sahte samimiyet”in geç de olsa farkına varacaktır. Ve birçok şey inceldiği yerden şöyle bir kopacaktır.. kopmaya da başlamıştır farklı coğrafyalarda aynı hasletlerin yarattığı nedenlerden dolayı... Seçim dönemlerinde para, odun kömür ve erzakla gözü aldanan, karnını doyurana yürekten bir kıyak yapan aç insan, aslanın ağzındaki ekmeği, bağırsaklarına inmeden ele geçirmeye çalışırken kolunu bacağını yitiriyor artık. “Açız” diyor halklar. Canlı olmaktan kaynaklanan en temel gereksinim “Açlık”...

    Pezo Kapitalizm ve mama popularizmin, kısaca söylemeye çalışırsak “kapist-pop”un yazdığı çalakalem ve düzensizce oluşturulmuş absürd tiyatro aslında belki de son sahneye ulaşmış bulunuyor.. (Nedir, Pezo Kapitalizm ve Mama popularizm? “Kapist-pop” yani: cat-dog gibi, fakat onlar kadar komik değil, aralarında menfaate dayalı kavgalar bile yoktur, sürekli bir halvet hali cıvık cıvık bir yapışık ikili ilişki)  Sahte delilerin başrol oyuncularını oluşturduğu, iktidar, güç, bürokrasi ve hiyerarşik düzen içinde yer almayan herşeyi ve herkesi aksesuar ve dekor olarak kullandığı bu bozuk absürd tiyatronun Dünya sahnelerinde gişe rekorları kıramadığı günlerdeyiz. Halk artık bu kadar kepazelik yüklü replikleri duymak istemiyor çünkü. Örnek: “Bunlar, koministlerden de beter”... “Ayakların baş olduğu yerde düzen olmaz”...

    Haydi bir damardan altını çizelim, küresel bakalım. Yer Küreleri top top yapalım, kızlara misket atalım:

    Hafif meşrep sermayenin, sereserpe serbest dolaşımda, tüm dünyada, ölçüsüzce, önüne gelene vermesi ve alması, her güzel bulduğu yere, futursuzca yerleşmesi artık bulandırdı denizi, uyandırdı kerizi. Bu hafif meşrep sermayenin cebinde savaş sanayiinden, çocuk pornosu satışlarından kazandığı dolarlarla birlikte gerçekleştirmekte olduğu serbest dolaşımının yarattığı eşitsizlik, pezo kapitalizm ve mama popilerizmin hepimizi sermayesine katıp üzerimizden de ürettiği lüks ve sefa düşkünü borsa tüketim ekonomisinin sapıklarını geçirmesine izin veremeyiz. İnsanın kullanımı dışındaki kapital kimin umurunda çocuk pornocusu pezo ve mamalardan başka.


    Sahi hiç düşündünüz mü! Niçin hiç kimse çıkıp da Türkiye, Küba olabilir mi diye sormuyor? Nereden mi aklıma geldi? AKP hükümetini koministlerle mukayese edenler, “bunlar koministlerden de beter” demiş ya.. AKP icriatı İran, Malezya, Arabistan benzetmelerini dillere dolamıştı. “Türkiye Malezya olur mu” diye sorup duruyordu rengarenk basınımız uzun bir süre... Kominizmin, pezo kapitalizm ve mama popilerizme karşı direnebilmiş en saygın ülkesi Küba da oradan aklıma geldi. Ben de “Türkiye Küba olabilir mi” diye soruyorum. Var mı yanıtlamak isteyen? Hakiki samimiyetle lütfen.



    Paralel Cennet

    Paralel Evren Türkiyesi bizim Türkiyemizi cebren ve hileyle ele geçirme savaşını sürdürüyor. Sanırım en amansız düşmanlarını en üst mevkilere getirebilecek kadar saf insanların yaşadığı başka bir ülke yoktur. Ecişle Bücüş’ün egemenlik kurduğu da…

    Çoğunluğu etkileyecek düzeydeki hırsızlığın meşrulaştırıldığı Paralel Evren Türkiyesi’nde; oldukça karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bu etkilemenin insan bilincinde açacağı yara büyük. Ve nesilleri dahi olumsuz etkileyeceği kuşku götürmüyor.

    Ancak ne yazık ki artık iyi ve güzel, doğru ve kapsayıcı olanı ararken “kötünün iyisi” prensibine sığınanlarda da artış var.
    Ülkeyi bir çirkinlik ve çirkeflik ele geçirmiş durumda. Güzel olan her şeyi de kendi kara deliğine çekip, kirletmek için yarışan bir çirkinlik ve çirkeflik bu. Bu çirkeflikteki; alternatif iman, alternatif inanç, yaradana olan göstermelik, cennet ihalesine parsellenmiş sevgi; vicdanla ve yaratılmış olan her şeye karşı hakiki bir aşkla beslenmediği için karanlığa hizmet ediyor. Demek ki Paralel Cennet de söz konusu…

    Sağ gösterip sol vurmak yerine sol gösterip kafa kol bacak girişenler yüzünden yaşamak fiili hem sözlükteki anlamını, hem de kavramsal açıklamasını yitiriyor; aynı adalet ve etiğin yitirdiği, demokrasinin fundamentalist molla sistemi tarafından iğdiş ve hadım edildiği gibi…
    Yüce Atatürk’ün gençliğe hitabesinde yazdığı her şeyin bir bir gerçekleştiğini, o muhteşem kurtuluşun, adeta şehit kanlarıyla alay edilircesine heba olduğunu görüyoruz. Damarlarımızdaki kanda Paralel Evren Türkiyesi’nden bulaşmış nassis virüsten kaynaklanan, septisemi olmalı ki, halâ Godo’yu bekler gibi hilenin ve ihanetin kendi kendine sona ereceğini bekliyoruz.

    Kâbus her yerde. Birçok faili meçhul dedikleri cinayetlerin azmettiricileri aslında çok meşhur ve elini kolunu sallaya sallaya devlette üst, insanlıkta en alt mevkilerde geziniyor. Çünkü öldüklerinde sabah dokuz, akşam on dokuz, Cennet’te huri becereceğini sanan Nuriler için öldürmek; Cehennem’e hizmet etmek anlamını taşıyor.

    Dünya konjonktürüne baktığımızda, bu tür insani çöküşlerin tüm zamanlarda, bütün coğrafyalarda yaşanmış olduğunu görüyoruz.
    Sanırım ki bundan şu sonucu çıkartabiliriz. Dünya’da medeniyet ve teknoloji geliştikçe, insan faktörü vicdani bozunmaya uğruyor. Ve çağımızda, Paralel Evren Türkiyesi bu konuda da başı çekiyor.

    Zaten, etiğin, ahlaksızların elinde ahlaka dönüşmesinden kaynaklanan bir toplumsal çöküş de söz konusu. Örneğin; sosyal medyada entelektüel olma ve bu oluşu gösterme hırsı; daha açıkçası kendi kendini reklam hastalığı o kadar basitleşti ki... Alev Alatlı ve İlber Ortaylı'ın "paçozluk" olarak tariflendirdiği hallere tam bir örnek teşkil ediyor.

    Ve şunu belirtmekte de yarar var: Bu tür paçozluk, ne akademik kariyerle, ne maddi refahla yok olmuyor; hatta daha tiksinç bir hal alıyor… O türler hep böbür böbür… Sanırım bu duruma düşüp düşmemek, bütünleştirici felsefenin, farkında olup olmamakla, vicdanla, gönül gözünün açık ya da kapalı olmasıyla ilgili bir şey… Haa tabi bunların farkında olduğunu sanıp da içi vıcık vıcık kapitalizm lağımı gibi olan çok insan var. Çünkü bütünteştirici felsefenin farkına varmak bir yaşam biçimidir. İçseldir.

    Bu iflah olmaz hırsla, tarihte ve romanlarda kahraman aramak da moda haline dönüştü.. ki; bu türden aşırı hırsın, narsis bir kişilik özelliği olduğu aşikar.
    Oysa gerçek kahramanlar çoğunlukla, belki de hiç bakmadığımız, görmediğimiz başka bir boyutta, kendi kendilerine yarattıkları etikle bezenmiş bir dünyada yaşıyorlar. O kişiler belki yan komşumuz, eski mahalle ya da okul arkadaşımız, veya sokakta yanımızdan geçen herhangi biri de olabilir. Çoğumuzun görmezden geldiği, küçümsediği kahramanlar.  Kıstasları sadece ve sadece maddiyat olan gözlerin ve kalplerin onları görebilmesine imkân yok.  

    Gerçekten de Dünya temiz ve saf kalınması zor bir gezegen. Zoru başarmak için acılarla mücadele ediyoruz çoğumuz. Bizler, vicdani zafiyet içindeki ruhsuzlar tarafından kirletilmiş bir Dünya'da temiz kalmak için uğraşan savaşçı ruhlarız.
    Bu Dünya’da içsel yolculuğun farkına varıp; çoğu sıradan insanın göremediğini görmek; yapış yapış kendini reklam etmek için her şeyi kullanan, ne kadar kapitalist olduğunun kendi bile farkında olmayan kapitalistlerden ve ham insansılardan olmamak mümkün…

    Bu yolda ilerlerken tek mülkümüz ve de sevgi yüklü lüksümüz ruhumuzun kiracı olduğu bedenimiz... Bunu unutmazsak, sevginin gücü bizi her zaman koruyacak, kollayacaktır.


    Belki Godo bile gelir…







    0

    Yorum ekle


  4. Kaybedilmiş aşkın filmi: Anomalisa

    Tüm insanlığın ve insanların büyük bir hızla birbirine benzediği bir dünyada, aslında insana kendisini farklı hissettirebilecek aşktan başka bir şey kalmamıştır. Çünkü bu delilik boyutuna varmış aynılık dünyasında artık aşk, değişimi temsil eden biricik anomali olarak kalmıştır.
    Bu tehlikeli normallik içinde insanın kurtuluşu anormal olarak dışlanandadır. Ancak tüm çoğunluk o kadar alışmıştır ki bu aynılığa, bozulmasını istemez ve aşkı değişim için bir tehdit olarak görür. Erteler, ertelettirir ve zamandan çalarak ilerler çoğunluk. Oysa aşk ertelemeye gelmez.
    Charlie Kaufman’ın belki de başyapıt olarak değerlendirilmesi gereken filminin adı Anomalisa. Usta yönetmen günümüzde her şeyin nasıl hızla aynılaştığı, sıradanlaştığı ve aşkın yine insanın kendisi tarafından nasıl imkansızlaştırıldığının filmini yapmış.
    Kuklalar dünyasında bütün yüzler birbirine benzer ve her şey olması gerektiği gibi bir düzen içindedir. Kapitalizmin gardiyanlığında kendi hapishanelerine tutsak edilen insan; tektiplilik tutsaklığından payını öylesine almıştır ki, artık sesi dahi aynıdır. Ki yönetmen Kaufman Amerikan sinemasının da tektipliliğine baş kaldıran yapıtlar üreten sinemacılardan biridir zaten.
     Kahramanımız İngiliz Michael Stone da çok ünlü biri kişidir ve yazdığı kitapla ilgili konuşmak için Amerika’ya gelmiştir. Böyle bir ortamda, kendi yaptığı iş dahilinde belki de artık değişimden başka hiçbir şeyin bu tımarhaneden çıkış kapısı açamayacağını anlayan kahramanımız, “değişik” bir ses duyup mutsuzluğunun sebebinin farkına varır. Aşk aslında insanın özündeki en basit, en sıradan, en naif ve bir o kadar da biricik olan haldir.
    Her şeyin pazarlama ve imajdan ibaret olduğu çıplak gerçeğinin kabusa dönmüş ortamında gerçekten farklı ve özgün olanın ise şiddetle dışlanması kaçınılmazdır.
    Günümüzde, sosyal medya sayesinde herkesin kendi çapında bir tür “şovmen” e dönüşüp, sıkı ve sahte bir tatmin küvetinde yüzdüğü bir gerçek. Böyle bir ortamda, zihnimizde yarattığımız mükemmel kişiyi ararken aşktan da olabildiğince uzaklaşırız. Aşkı mükemmelleştiren, kişilerin mükemmelliği değildir çünkü. Kişilerin o aşk içinde kendi olarak kalabilmeleridir. Aşk, özgürlükten vazgeçmek değil; aşk için vazgeçebilmektir. Bir dışavurumdur.
    Kaufman filmlerinde gündelik, sıradan konuşmaları, olması gerektiği gibi kullanıyor ve böylece diyalogların senaryoyu değil, geniş anlamda senaryonun diyalogları yönlendirdiği filmlere imza atıyor. Senarist, yapımcı ve yönetmen olan Kaufman, ilişkiler bazında gelişen olaylarda, toplumsal çöküş ve yozlaşmaya neden olan dinamikleri sorgulayan bir sinemacı.
    Anomalisa’da bu yozlaşmanın, insanların algılarını ne kadar değiştirip ele geçirmiş olduğu da çok güzel vurgulanmış. Bir örnek verecek olursak, “Oyuncak” dükkanı soran kahramana, Taksi şoförünün verdiği adres Seks dükkanı çıkıyor.
    Yönetmen, toplum önünde “başarılı” kimliğiyle isim yapmış olan kişilerin aşk dahil her şeyi daha çok hak ettikleri yanılsamasını hemen hemen her filminde işliyor. Sanatın sanat olmaktan çıkıp, toplumu mutlu eden bir metaya dönüşmesi için sanatçının nasıl tüm hayatından vazgeçecek denli hastalanması ya da trajik bir biçimde ölmesi gerektiğini vurguluyor. Çoğunluk o aynılık içinde kendi kendine yarattığı hastalıkların ardına saklanarak yaşamını sürdürüyor. Çünkü kaçış kapılarının dahi kendi yansımalarımız tarafından tutulmuş olduğu bu şizofrenik, paranoit ve fregolik ortamda hastalık belki de ruhumuzu sağaltan bir faktöre dönüşüyor.
    Oysa sanat ve sanatçı farklı olmak için ne kadar çabalarsa çabalasın o kadar daha fazla sıradanlaşıp küçülüyor ve gözden yitip gidiyor. Aşkın basit ve saf halinden uzaklaşıyor.
    Kaufman; filmlerinde genellikle, toplumsal hayatın olağan gibi görünen olağandışı akışının bireyleri nasıl hasta ettiğini beyaz perdeye yansıtıyor. Bu açıdan da Holywood sınırlarını aşan bir yönetmen.
    Kaufman’ın, Francis Fregoli mahlasıyla bir tiyatro oyunu olarak kaleme aldığı bir eser Anomalisa. Fregoli ise Türkçe’de “Binbir Surat Sendromu” olarak bilinen bir tür psikiyatrik hastalık olarak tanımlanıyor. Filmin stop-motion (bir tür animasyon) olarak çekilmiş olması da bu açıdan çok yerinde bir karar olmuş doğrusu.
    Anomalisa; aşk gibi bildiğimiz, alıştığımız kalıpların dışına çıkan bir basitlik ve naiflik içeriyor. Aşkın o sıradışı güzelliğini Lisa’da kişiselleştirmiş Kaufman.
    Aşk bu toplumsal düzende insan olarak varolduğumuzu hatırlamak, aşka yüz çevirmekse, robtlaşmak, kuklalaşmaktır. Çünkü aşk bilinçtir; farkındalıktır.. ve insan bilincini kaybetmemelidir.
    Kaufman’ın Anomalisa’sı gerçekten izlemeye değer, iz bırakan bir film…



    Mucizeye duyulan aşkın filmi: Siyah

    Hiçlik ve boşluk içindeki bir insanı oradan çıkartmak çok zordur.. ancak o kapkaranlığa girip, o sonsuz hiçlik ve boşluk halini duygu ve sessiz sözcüklerle doldurmak; mümkündür… Sevgiyle, sabırla, aşkla…
    Siyah filmi; sıradan insanın aslında ne kadar bencil, ben merkezli duygular ve tavırlar içinde yaşadığını ve ne kadar gereksiz ayrıntılara kafa yorup, çoğunlukla sorun üreticisi olduğunu saniye saniye hatırlatan bir film…
    Siyah; hayatın sunduklarına karşı ne kadar nankör ve şımarık olduğunuzun filmi…
    2005 yapımı bu Bollywood filmini izlerken gözlerinizin dolmaması mümkün değil. Çünkü dramatik yapısı, kurgusu ve mekân-ışık birlikteliği de çok başarılı kotarılmış. Zaten, oyuncuların tümün performansı da gerçekten olağanüstü etkileyici…
    Çaresizliğin ve yenilginin karşısına çelikten bir totem gibi dikilen umut ve başarıyı iliklerinize kadar hissettirecek denli iyi oynuyorlar. Film oldukça damarlara kadar etki eden bir dram olmasına rağmen zaman zaman gülümsetiyor da seyirciyi. Çünkü kalbiyle gören ve duyan insanlar mutlu olmasını da bilirler. Çığlıkları kahkahaya dönüşebilir ve dans da ederler. Hint filmlerinin olmazsa olmazı gibidir dans…
    Bu film benim açımdan bir aşk filmi.
    Ancak bu klasik anlamda bir aşk değil. Bu filmdeki aşk; ‘inanç’a ve hayatı mucize olarak görmeye karşı duyulan aşk.
    Bu filmdeki aşk; ‘İmkansız’ sözcüğünün ve anlamının hem karşısına hem de yerine konulan “aşk”…
    Dokunmanın ve dokunarak görmenin; simgeleri, doğayı, canlılığı ve cansızlığı siyahtan ve boşluktan alıp ışığa taşımasının filmi Siyah…
    Adeta Toltek Bilgeliği’nin insanda bulunması gereken anlaşmalarını yapmışçasına; bebekliğinden itibaren kör ve sağır olan ve 8 yaşına gelene kadar hiçbir şey öğrenmeden, hiçbir sözcükle büyülenmeden, modern dünyaya hapsedilmiş vahşi bir hayvan gibi yaşayan kız çocuğuna hayatını sabırla adayan sıradışı bir öğretmen… Öyle bir adayış ki; kendini ve her şeyi unutabilecek kadar büyük bir adayış.
    O sıradışı öğretmen, siyah bir boşlukta yaşamaya mahkum bırakılmış ve kendi babası tarafından akıl hastanesine gönderilmek üzere olan kız çocuğunun hayatına ışık gibi giren bir melek adeta.
    Yönetmet Sanjay Leela Bhansali gerçekten çok başarılı bir filme imza atmış ve yapım, Hint sineması açısından da gurur kaynağı olmuş.
    Bu filmi izlerken ve izledikten sonra çoğu kişinin en azından bir süre de olsa hayata ve var olmaya farklı bakacağından ve baktığından kuşkum yok. Hayata, insana ve koşulsuz sevgiye çok önemli bakışlar içeriyor bu film. Kendinize bir iyilik yapın ve izleyin…
    Film Uğur Yücel tarafından, Benim Dünyam adı ile Türkçe’ye uyarlandı. Başrollerinde Uğur Yücel ve Beren Saat oynuyor.
    Orjinalinin künyesi şöyle:
    Yapım: 2005 - Hindistan, Anguilla
    Tür: Dram
    Süre: 122 dakika
    Yönetmen: Sanjay Leela Bhansali
    Oyuncular: Rani Mukherjee, Amitabh Bachchan, Ayesha Kapoor, Nandana Sen, Sillo Mahava, Chippy Gangjee, Arif Shah, Mrs. Gomes, Kenny Desai, Jeroo Shroff, Shernaz Patel, Dhritiman Chatterjee, Mahabanoo Mody-Kotwal, Bomie E. Dotiwala
    Müzisyen: Monty
    Görüntü Yönetmeni: Ravi K. Chandran
    Senaryo: Sanjay Leela Bhansali
    Yapımcı: Sanjay Leela Bhansali


    Feryal Çeviköz


    0

    Yorum ekle


  5. Erkekler Kadınlardan Niye Korkar

    Aslında bu başlığı, toplumdaki normal ve duyarlı herkese sonsuz tarifsiz hüzün veren Özgecan yazısını yazarken atmıştım önce. (Özgecan için yazdığım Yazı aşağıda) Fakat sonra bu başlığın altına yazacağım yazının çok da ciddi ve ağırbaşlı olamayacağını hissettim ve değiştirdim. Ya da Özgecan gibi bir güzelliğin böyle gaddarca ebediyete gidişi sonrasında aşağıda yazacaklarımı yazamazdım.

    Ancak bu konu son zamanlarda o kadar çok karşıma çıkmaya başladı ki, yazmak da elzem oldu.

    Kadim olduğu halde yeniçağın modern dünya insanı için yeniden ve yeni bir keşif gibi algılanan öğretiler gösteriyor ki, insan, ruhu aracılığıyla birçok yükle birlikte doğuyor. Erkek olsun, kadın olsun bu böyle. Her gün biraz daha ilerliyoruz.  

    Henüz kaybettiğimiz sevgili Yaşar Kemal’in şu sözü çok anlamlı; “İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri… İşte oraya değmemeli.” Oysa bizler o kadar farkındalıktan uzak yaşıyoruz ki, bırakın değmeyi, dokunmayı; o “ince yerler”e şiddetle saldırıyoruz.

    Bilinçaltı öğretilmiş bilgilerle çıfıt çarşısına dönmüş çoğu erkek, her ne kadar “eşleşmek” istese, karşı cinsin enerjisini özlese, maddi manevi o enerjiyi arzulasa da bilinçaltı korkuları baskın çıkıyor ve “hakiki bir aşk” karşısında tırsıyor, korkuyor ve kaçıyor. “Hakiki aşk”a burun kıvırmayın sakın, orada kendinize en büyük gaddarlığı yapar ve o en “ince yer”inizi hırpalarsınız.

    Her zaman söylemişimdir, bir kadın bedeni içinde tohumlanıp, “rahim” denen o yüce ve ilahi mekânda şekillenip sonra çığlık çığlığa oradan kopup faniler dünyasına gelmek kolay değildir bir erkek için. Hiçbir zaman kolay yenilir yutulur lokma değildir bu hakikat. Hep dönülmek istenen yerdir ve her cinsel birleşmede erkek oraya dönmeyi ve yeniden o Tanrısallığı yaşamak ister. Ancak o mekânın sonsuz rahatlığı ve huzuru, her cinsel birleşmede ölümü, yok oluşu ve gayya kuyusunda kişilikten vazgeçişi çağrıştırır erkeklere. Çünkü kadın, dişi enerji bereket ve verici yaratıcılığın olduğu denli, cinnetin, deliliğin ve yok oluşun, yok edişin mekânı, kayboluş ve hakimiyetin son bulduğu anın mekânıdır aynı zamanda…
    Çünkü aydınlanmış dişi enerjiye sahip kadın, doğurduğu çocukların olduğu kadar, doğurulmuş her çocuğun da koşulsuz sevgisine açıktır. Yetişkin erkekler de dahil.

    Mahatma Gandhi “Korkaklık, şiddetten daha vahim sonuçlara neden olan bir tür iktidarsızlıktır” der. Erkeklerin kadına olan korkusu da öyledir. Korku, erkeği önce iktidarsız, sonra iktidarsızlıktan kaynaklanan şiddete yöneltir. Erkek bu noktada bilinçaltının tümüyle kontrolü, hapsi ve ele geçirilmişliğinin kontrolü altındadır. Ödü kopmuştur. İletişim kurar fakat asla gerçek bir ilişki içine giremez. Girebileceğini hissettiği anda korku içinde kaçar ve çevresine buzdan bir duvar örer.

    İngiliz yazar, filozof ve kadın hakları savunucusu Wollstonecraft’a göre, kadınların toplumda ezilmelerinin kaynağı bellidir; kadınların akıl ve yeteneklerini geliştirmelerine izin verilmemiştir. Toplum, kadınlara, önceden belirlemiş olduğu konuma uygun bir karaktere sahip olmalarını sağlayacak biçimde eğitmiştir. Onlara biçilen rol, erkeği memnun etmeleri, çocuklarını yetiştirmeleri ve evi idare etmeleridir.

    Benzer ve aynı zamanda hayli çarpıcı görüşlere, Toltek bilgeliği kapsamında, Taisha Abelar’ın Meksika’da bir grup büyücüyle karşılaşmasını ve hem zihinsel hem de bedensel eğitimi sırasında deneyimlediklerini kaleme aldığı Büyü Geçişleri kitabında da tanık oluyoruz.
    Her ne kadar öğretilmiş bilgiler ve dini yaptırımlar çerçevesinde aşırı “ahlaksal” gibi algılanabilecek türden saptamalar gibi görünse de, derin düşünüldüğünde “bir başka gerçeklik” olarak algıda yer bulabiliyor.

    Açık yüreklilikle söyleyebilirim ki ne feminizmle, ne dinsel ahlakla ilgisi yok Taisha Abelar’ın Büyü Geçişleri kitabında “kadının içsel enerjisini kazanabilmesi”nin yöntemini açıklayan satırların.

    Taisha Abelar’ın kitabındaki büyücü Clara; “her türün kendini devam ettirmek için, biyolojik bir zorunluluğa sahip olduğunu, ve doğanın kadın ve erkek enerjilerinin birleşmesinin en verimli biçimde ortaya çıkmasını sağlamak için araçlar sağladığını açıklar. İnsanların dünyasında cinsel birleşmenin ilksel işlevinin doğurmak olduğu halde, bunun ayrıca ikincil ve gizli bir işlevli olduğunu; bunun da kadınlardan erkeklere sürekli bir enerji akışı sağlamak olduğunu” söyler.

    "Erkekler kadınların bedenlerinin içine özel enerji hatları bırakırlar. Bunlar rahmin içinde hareket ederek enerji emen parlak bağırsak kurtları gibidir. Onlar oraya daha vahim bir amaç için konulmuştur, bu da onları yerleştiren erkeklere düzenli enerji akışı sağlamayı garanti etmektir. Cinsel ilişki yoluyla yaratılan bu enerji hatları, onları orada bırakan erkeğe yarar sağlamak için kadın bedeninden enerji toplar ve çalar. Bir kadının içinde birkaç erkeğin enerji hatlarının olması ve kadının onları beslemesi kolay bir iş değildir. Kadınların kafalarını kaldıramayacak halde olmalarına şaşmamalı” der büyücü Clara.

    Ve bir kadının o parlak solucanları yedi yıl boyunca taşıdığını söyler. Yedi yıl cinsel birleşme yaşamayan kadının içindeki bu solucanların yok olduğunu ancak yedi yıla yaklaşırken kadının ilk beraber olduğu erkekten sonuncusuna kadar bütün solucanların bir arada harekete geçtiğini ve kadına yeniden cinsel istek verdiğini vurgular. Böylece kadın yeniden cinsel ilişki yaşarsa bütün o solucanlar eskisinden daha parlak ve güçlü olarak bir yedi yıl daha kadının enerjisini emmeye devam ederler” diye açıklar.

    Ancak bu bir kadın için çok zordur çünkü kadınlar için cinsel birleşme sadece bir biyolojik zorunluluk değil aynı zamanda toplumsal bir emirdir…

    Doğada dişi enerji ise her zaman güçlü olanla eşleşmek ve çoğalmak peşindedir. O nedenle de birçok kadın modern dünyada “maço” “gaddar” “şiddet eğilimli” erkeklerle eşleşir ve hüsrana uğrarlar. Çünkü o erkekler bilinçaltı korkularını şiddete dönüştürmüş ve bacak aralarındaki uzantının dikine doğru yol almışlardır. Gerçekten eşleşmesi ve üremesi gereken “naif” ve “hakiki erkek”lerse ördükleri buzdan duvarlar içinde ömür tüketir, kadınların kendilerini anlamadıklarını düşünerek yalnızlığı seçer ya da başka tercihlerde bulunurlar. Artık gelecek nesillerin sağlıklı olması ise “istisnaların kaideyi bozması”na kalmıştır…

    Farkında ve aydınlanmış bir kadının yapması gereken en önemli şey, günümüzde, enerjisini toplamak için savaşması ve buzdan duvarları sevgiyle eritip; “hakiki gücünü” naiflik ve sevgiyle besleyen “hakiki erkek”lerle eşleşebilmesidir…



    Özgecan’ın ruhu üzerimizde gezerken

    Bir iki gün önce, insanlar 14 Şubat Sevgililer Günü için postarabeskkapitalistklasik geyiklerine hazırlanırken, yirmi yaşında masum bir genç kız bir ucube tarafından taciz ve tecavüze uğrayıp, bıçaklanıp, kesilip, yakılarak ayırıldı bu dünyadan.

    Korku içinde korkunç biçimde katledildi. Ölürken niye öldüğünü bile anlayamadı belki. Uğradığı haksızlığa karşı keskin ve çaresiz bir çığlık attı ve tüm çabasına rağmen, ne tırnakları yeterli geldi caniyi durdurmaya ne narin bedeninin direnmesi. O çığlık evrende sonsuza dek yankılanacak ve her kulağınız çınladığında bileceksiniz ki o çınlamada Özgecan var.

    Farklı bakış açılarından yorumlar yağıyor sosyal medyaya. Haberler yapılıyor, köşe yazıları yazılıyor. Aynı onlarca benzeri gibi, her seferinde aynı konuşmaların yapıldığı, yerin göğün inletilirmiş gibi yapıldığı, her seferinde sanki artık “bu sondur” sanılacak denli ortalığın ayağa kaldırıldığı çocuk ve kadın tecavüzlerinde olduğu gibi; gündem karanlık. Kapkaranlık.
    Oysa bu bokunda boncuk bile olmayan coğrafyaya öyle bir çirkef zihniyet eşi benzeri görülmemiş bir yaratık gibi çöreklendi, beyinler birkaç iyi insan dışında o kadar Alzheimer oldu ki; her cinayeti yeni ve ilk olarak algılıyor. Çünkü bu coğrafyada erkek çocukları asırlardır en önemli organlarının çükleri olduğuna inandırılıp, kendilerinin tasarrufu dışında ucu kesilirken “erkek” oluyor ve ödüllendiriliyorlar. O yaşanan travma sonrası da beyinleriyle yer değiştiren çükleriyle yaptıkları her şeyin sonunda ödül alacaklarına inandırılıyorlar. O kadar ki, utanmasalar her çişten sonra para isteyebilirler.

    Özgecan gibi bir güzelliğe yapılan vahşet üzerine, Sosyoloji diploması almış ama sosyolojiden ve insanlıktan nasibini almamış, beyninin yerinde pembe bir dışkı taşıyan ve “sözde” üniversitelerimizden birinde öğretim üyeliği yapan bir zihni evvel çözüm olarak sade kadınların bineceği, “pembe” renkli otobüsler önerdi.
    Fotoğrafına bakıyorum; bu türlerin yüz ifadeleri hep aynı. Sanki imam hatipte okurken suratları rahleye yapıştırılıp benzer şekil verilmiş. Suratta ekşimiş ve o anda donmuş bir gülümseme. En doğal görünmesi gereken sakal bile “ben ucubeyim” der gibi yüzünde.
    Arkasından, bir “gaste” yazarı “bunlar Amerika’da da oluyor, çenenizi kapatın” diye fetva verdi; aynı yalakalığını yaptığı fetvaverir baş fitne fücurun sık sık yaptığı tarzda. Sanki Amerika, dünyadaki ahlaksızlığın felsefi ve sosyal belirleyicisi. Üstelik kadın kılığında bir ucube olarak daha da vahim bir isyana neden oluyor.

    Sonra bir başka yalaka ve yalama türkücü bozuntusu kimliğini kişiliğini yitirmiş ırkçı faşist, canileri ve laikleri bir kefeye koyup Özgecan’ın giyim biçimine saldıracak kadar etik açıdan yerlerde sürünen cümleler çişledi.
    Daha Özgecan’ın ruhu üzerimizde gezinirken oldu bütün bunlar. Birkaç iyi insandan başka kimse canının dibine kadar titremedi. Sadece hafızalar biraz tazelendi. Korkuldu. Çocuklara kızlara “aman dikkat et” uyarıları yapıldı.

    Yıllardır, ağaçlar, hayvanlar, çocuklar, kadınlar sürekli tecavüze uğruyor ve birileri sürekli fetva veriyor. Kapitalizm doğal ve güzel olan her şeye sürekli taciz ve tecavüzde bulunuyor. Hiçbir şey değişmiyor çünkü katiller ve katliamcılar çükü kesilmiş çocuk gibi ödüllendiriliyor.

    İnsan denen türün, gezegenin en vahşi, en acımasız, en tehlikeli, en duyarsız, en zavallı tür olduğunu her gün yeniden çeşit çeşit kabuslarla hatırlamak zorundayız sanki. Ne kurbana ne caniye tümüyle bir empati yapabilmek kimse için mümkün değil. Çünkü onların hayatlarını deneyimlemedik. Ancak hayatımızın bundan sonraki döneminde deneyimlediğimiz her şeyde var olacaklar. Çünkü bu coğrafyada bütün dişi enerjiler hayata gözlerini açtıkları andan itibaren Özgecan, Gizem, Fatma Nur, Pippa Becca, Sarai Sierra ve daha bir çoğunun kaderine ortak doğuyor.

    Çünkü insan türü bu kokuşmuş zihniyetle yaşamayı sürdürdükçe karmalar karman çorman ve sonsuza dek temizlenemeyecek kadar kirli ve yaralı olarak kalacak… 


    0

    Yorum ekle








  6.                                                           
    Anladım ki hayatı sevmek kadar..
    Ölümü de sevmekmiş Aşk...
    Nefes al, nefes ver ve senden, benden 
    kalan tek hoş seda aşk olsun bu aleme... 
                                         Aşk olsun ve ruhunuza dolsun








    Beni Aşk "Büyü"ttü

    Gönül gözüyle bakabilmek aşkın koşulsuz ve beklentisiz olarak içselleştirilmesiyle gerçekleşir. Ne yazık ki günümüz aşırı madde dünyasında böyle bir mertebeye ulaşmak oldukça zordur. Buna ne egomuz ne de yaşadığımız çevreler kolay kolay izin vermez. Ancak asla imkansız değildir. Yeter ki kişi niyet etsin ve madde dünyasının ardındaki güzelliklerin farkına varsın. İnanın dünyada bir tek kişinin bile böyle bir "hâl" içine tam bir teslimiyetle, yüreğiyle yürüyebilmesi, bildiğimiz bütün öğretilerdeki vicdan, şefkat, masumiyet, ilahi aşk ve hakikat kapılarının tüm insanlığa aralanmasına hizmet eder. Sanmayın ki bu hâl, atalet içinde hülyalara dalıp kalmak demektir. Bu hâl insana şaman enerjisi verir. Dünyayı durdurur. En yüce erk böyle bir saflığın içinde gizlidir.

    Onun için burada zaman durdu. Dünya’yı durdurdu. Zihni susturdu. Siz de durun. Aşka durun. Çünkü bir insan ancak hakikaten aşka durduğu zaman varlık ve yokluk arasındaki benzersizliği keşfetmek için yola çıkar. Hiç olur ve yeniden doğar. İlahi aşka ulaşmanın kökleri şimdi tam da burada toprağa kavuşup, göklere yükseliyor. Nefes alın, nefes verin. Hayat ilk alınan nefesle, son verilen nefes arasındaki tek bir uzun soluktur. Ve aşkın ruhu o soluktan can bulup sonsuzluğa kavuşur.

     Aşık olmak bir yana, çıkarsız sevebilmeyi bile unutmuş insanların arasında yaşadığımızdandır ki, anlaşılmak gibi bir hasletimiz yoktur biz aşıkların.

    Aşkın ne kavuşamamaktan delirmek, ne özlemekten kahrolmak, ne romantik şarkılar eşliğinde acı çekmek, ne öfke, ne kin, ne kibir, ne gurur, ne ego, ne büyük sözler, ne sitemler, ne tehditler, ne kendini kandırmakla alakası yok. Aşk zihinden ve bedenden çıkıp, manâda buluşmak.

    Hakikaten aşık olduğunuzda, hakikate de birlikte aşık oluyorsunuz. Bir kişiye yönelttiğiniz aşk haliniz o kadar güçlü oluyor ki, o kişinin içinde aşka doğru yöneliş başlatıyor. Aşkınız o kişiyi sarıp sarmalıyor ve izin veriyor aşkın özgür kalmasına. Aşk insanın hakikate giden yoldaki en büyük özgürlüğüdür. Aşık, zihinle düşünmez, kalbiyle görür ve ruhuyla hissederek ilerler.

    Aşk insanın zihinden ve bedenden çıkıp, ruhun manâlarında buluşmasıdır.. Ve en güçlü çifte yönlü "büyü"dür. 

     O'nda Alfa'da Alef'te manâlanan aşkın, O'nda neye yönelirse yönelsin aşk ile kabulü var. Artık tüm zamanlarda, tüm kitaplarda, ve burada, hakikaten aşıksanız, aşık olduğunuz kişinin aşkını yönelttiği her şeye de aşıksınızdır. Artık gökten inen ışık gibi dimdik özgür ruhunuzla, hiçlikte varlık bulmuş Hakikat mertebesindeki aşkın vuslatı, aşkın ta kendisi olursunuz. Köklü ve sonsuz.

    Aşkı zihinde yaşarsanız, kavuşamadığınızda acı çekmeniz normaldir. Oysa zihinden çıkıp aşkın o aşkın doğasındaki akışa kendinizi bırakırsanız acı da aşkın bir keyfi haline gelir. Sevdalı olursunuz. Meğer insan sevdalandığı zaman artık güçlü de olmak istemezmiş. Sevdalı olduğu kişinin aşkında erimek yetermiş. Aşkın her haline tam teslimiyet kadar güçlü bir hal yokmuş. Sevdalandığınız, aşık olduğunuz kişinin her hali bir işaretmiş ruhunuza... 

    Aşkın yatay düzlemdeki, dünyevi ve cismi varlığından ne kadar uzaklaşırsanız uzaklaşın, dikey düzlemde, ruhsal ve veya tinsel boyuttaki varlığına o kadar yaklaşıyorsunuz. Aşk en hızlı tekamül ettiren varoluş ve yokoluş,, varlık ve hiçlik hali. Doğmak, riski göze almaktır. Ruhumuz bunu bilir ve yaşayacağı hayatı seçerek gelir. 


    Aşığın her anlamda kirletilmiş bu dünya ve bu dünyanın sıradan kurallarıyla, koşullandırılmalarıyla, öğretilmiş bilgilerle, ilişkisiz ilişki biçimleriyle ilgisi kalmaz. Arkadaşlarının, çevresindeki herkesin kendi aşık olabilme kapasiteleriyle verdikleri, aşkı hırpalayan sıradan öğütlerle ilgilenmez. Çünkü ilgilenirse görür ki o sonsuzluktaki bir yıldız gibi parlayan aşkı zedelenir. Hakikaten aşıksanız aşkınızı yönelttiğiniz kişiyi, sizin gördüğünüz gönül gözüyle kimsenin göremeyeceğini bilmelisiniz. Aşığın tek medet umabileceği yer kendi gönül gözüdür. 



    sana değmek

    özgür olana değmektir hasletim
    o yüzden yılkıdır saçlarımın savruluşu

    kim bilir nerede
    hangi dağda açmışımdır
    bir vakitler

    kopartıp bir güzelin saçına koymuşsundur
    ben olmuştur kollarında sardığın

    bakir ormandaki dereye dökülmüştür yapraklarım
    sen atınla gölgemde demlenirken
    suyumu ellerinle içmişsindir

    yüzün yüzüme değmiştir bilemeden
    ürpertine karışmıştır varlığım

    bilirsin
    gözlerin gözlerime değmiştir
    orada kalmıştır tutku
    beklemiştir

    iki yıldızdık bir vakitler
    üst üste düş-tük
    sonsuz uykusunda evrenin

    Feryal Cevikoz Ortakent, 22 Ocak 2015 — 



    Dişi bir köpek

    Güneşte patlayan
    Yeşilin hüzünlü neşesine bakıyor
    Dişi bir köpek

    Önüne düşmüş
    Kemikleşmiş bir aşkı
    Koklayarak uyuyor

    An ve an
    Ruhuna koşuyor 
    yeniden
    yeniden 
    yeniden

    İnkarındaki
    Hakikati görüp
    Bekliyor
    Bekliyor
    Bekliyor

    Delilik
    Dişi bir köpeğin
    Beklentisiz bekleyişi oluyor

    Dün, bugün ve yarın yok

    Zaman

    Dişi bir köpeğin 

    deli ve kemikleşmiş
    Aşkıyla duruyor. 

    19 Ocak


    Ah! Canımı acıtma bu kadar çok.
    İçinde sen varsın....
    Ve sahiplendiğin Ruhumu
    Özgür bırak... diyemiyorum.
    Senindir. 
    Sen benim gönül gözümsün.

    Ney eyledim kalbimi sana
    Nefsinin arzusuyla ısınmış
    Nefesini üfle diye içime
    Yanıyor düşlerim
    Yanıyor tenimde yokluk
    Bitmiyor gece
    Sönmüyor ateş
    Aşk şimdi
    Sanki  sonsuz bir hece
    Başparesi sende
    Ben kendimden vazgeldim
    Sen oldum.



    Ceylan

    Bir ceylanın gözüne değmeden

    bir dereden su içmeden

    tükettinse

    ömür denen uzun nefesi

    aşktan söz etmeyiver.





    27 Kasım 2017 Dereköy


    Sigaranı kordan yak
    Dumanını aya üfle
    Kadehini aşka kaldır
    Toprağı kokla
    Değişir havan


    Dereköy 13 Kasım 2016


    Bir çiçek ölüyordu
    Bir tohum doğarken
    Hayat diye bir şey
    Söyledik adına...

    Adımızı kendimiz yazdık
    Dünya dediğiniz gezegenin tarihine
    İnsan diye

    Bir çiçek öldü
    Bir tohum kaldı
    Ve
    Hayat diye bir şey
    Vardı dedik

    Ama kendimizi hep insan sandık...
    O kadar işte...

    Feryal Deva Bagiya Cevikoz
    Dereköy 11.11. 2016




    Her yalan ateşe üflenmiş hakikattir ve hızla büyür.





    Ne mümkün sevgili



    Her türlü eziyetini

    Bütün hakaretlerini

    Aşka dönüştürmesem



    Ne mümkün nefes almak

    Bir daha aynı gezegende

    Ne mümkün gülümsemek

    Kuşların sesine

    Ve baharda açan çiçeklere



    Yağmurda ıslanan saçlarımı

    Güneşte kurutmak 

    Bir köpeğin elimi yalayışında

    Şefkati hissetmek 

    ne mümkün



    Ve

    Karanlığı ışıktan

    İyiyi kötüden ayırmak

    Toprağı koklamak

    Yıldızlara bakmak

    Ağaçlara sarılmak

    Dalından meyve kopartmak 
    tad almak 
    Ne mümkün sevgili!


    Bırak yaşamayı
    Huzur içinde ölmek ne mümkün!

    20 Ocak 2018

    İstanbulum ebedi aşkım
    kalbime elkoyup
    beni yaban orkidesi gibi 
    kapısından atan şehrim




    Dudakların alnıma değip
    Alın yazıma müdahale ettiğindendir belki
    Ne yapsan da

    Silinip, değişmiyor hislerim...




    (29 Ocak 2015, Ortakent Yahşi)



    Aşk geri çekilemez


    şehit düştüm kalbine

    yeniden gelmek için

    uzayın sönük dökük gezegenine



    ben bir gezgin melektim

    arz-ı endam ettim sende

    gök kubbeye diktiler tenimi

    dirildim.



    aç dünya!

    gözünü bana

    doyurmadın

    ve duyurdun yıldızın kuyruğunda

    öten huş'un kuşunu.

    kanatlarım orada ve onda.



    üçüncü gözün tutsağı!

    yedi ceddime tövbeler çağırdım

    revadır dilimden kopsa belalar



    ey kötülük,

    günahlarını getir bana

    doğmamışların.



    gülerim.

    yorgun değil bedenimde ruh

    yense de kalbim

    yoğunum, varlıktan öte

    kanamaz gözlerimde ışık



    anla ki!


    aşk geri çekilemez.



    Sende

    En az benim kadar
    Deliydi gök bu akşam
    Sonra o geceye yürüdü
    Ben 
    Sende kaldım.

    25 Kasım 2017
    Feryal 



    İçimi söküyorum
    Hücre hücre
    İliklerime kadar 
    İşlemişsin
    Bugece
    Sabah olmasın
    Sabah olmasın
    Sabah olmasın
    Sensiz bir güne
    Hazır değilim
    O beyaz kuğuya binip gideyim
    Dönmeyeyim

    12 Ocak 18






                                     Aşk Ruhun Uyarıcısıdır

    Aşkı yakalamak, bulmak, yaşayabilmek ne kadar zorsa, onu anlatmak da, ondan sıyırmak da o kadar zordur. Sanırım onun en güzel yanı, apansızın gelmesi en beklenmedik anlarda en beklenmedik kişilere yönelmesidir... Olası tüm ilişkilere küstahça burun kıvırıp "senin şuyun, senin buyun" derken yıllar geçer. "Şuyu, buyu" görmediğin anda da aşık olursun. Beğeni ve tutku doruklardadır. Aşk hem özgür hem bağlayıcıdır. Bedensel yakınlaşmaya çabuk ulaşılırsa sabun köpüğü gibi sönebilir de bal gibi sürebilir de... Beden doyar ruh acıkır. Ruh acıktıkça bedeni daha çok acıktırır. Bir tek kiraz tanesiyle ömür geçmez. Kiraz ağacın olsun istersin. Aşk nesneleşir, kişileşir artık "o" olur. Bütün şiirlerini ona yazarsın... Ondan kaçsan da onu bir daha görmesen de... Aşkla oynarsan kaybeden sen olursun. Aşk yürek isteyen bir zeka işidir.


    Dilin kemiği aşktır. 





    Ben'i, bendeki bütün ben'lerden alıp
    Aşkın insanı büyüten
    Varoluşuyla buluşturan sevgili...
    Ruhum,
    Seslere, resimlere, doğaya, güzelliğe
    saçıldı.
    İçsel yolculuğum
    sen'deki ben'in aynası oldu...

    Feryal Deva Bagiya 29 Aralık 2017



                                       Seni düşündüğümde 
                                                       Zaman duruyor
                                       Düşünmediğim Zaman Yok.






    Süzül-sen

    unutarak
    dünlerce sürmüş
    o bitimsiz rüyaları
    süzül-sen
    artık sadece
    ruhun tutuyor
    zapt edilemeyen
    gölgenin elinden


    Bakarsın...

    belli olmaz
    bu kış
    kalbime körükle gelir yâr
    şundan bundan konuşsak da
    durup dururken
    havadan sudan
    nemlenir düşüncelerimiz
    sevişir
    bizden habersiz...
    ocak ateşinde pişince
    aşk
    yere döşenir
    seyran olur ..
    fena halde
    zamansız kalır gün
    tene bürünür
    sarsılır her yer
    inlerken gök
    yıldızlara erer başımız...






    Yükselir

    Benim bütün yaralarım hâlâ açık
    Kabuksuz doğmuş gibi yaşadım
    Kefen ısmarlamadan geldim

    Severek öleceğim


    sustum artık

    sustum
    yaprağın alacalı rengi
    konuşsun şimdi
    güneşin bulutla sohbeti duyulsun
    sabah yeli anlatsın
    sağır ruhuna

    kurda kuşa yem olsun
    sevdam
    ki onlar bilirler

    bir şaman davuluna gizlenmiş
    gizem tınlasın kulaklarında
    ben sustum
    topraktaki tohum gibi sustum

    ya kopmuştur dilim
    ya tutulmuştur
    yine de gizlenmez
    biriktirmez sözcükleri
    bütün şiirler çığlık çığlığa koşar
    hiç susmaz






    Çayır bülbülü

    Uykumda
    İçime akmış
    kaplamıştı beni gece

    Sabahın göğü yırtan gölgelerinde
    bir çayır bülbülüyle konuştum
    "bekle" dedi
    en uzak gezegendeki zamansızlık hâkim aşka

    çelikten sandığın zırhlar
    sırçadanmış bak
    bir kuş kanadı gibi kırılgansın
    gör artık
    bırak güçlü olmayı
    gölgelerin tuzağıdır o
    ışıkla beslenen
    erke izin ver

    duvarlar ördün
    içindeki fırtınalara
    setler çektin
    çılgınca akmak isteyen
     bakir nehirlere
    kalbini korumak için yıllarca
    isyanını görmez sandın savaşçı
    aşk kapısından girmez sandın
    yanıldın

    bırak
    hücrelerin hapsi bitsin artık
    izin ver ki yeniden doğsun
    ölüyor içindeki kartal

    ey bakire ruhların saf tanrıçası
    hatırla!

    Aşktan başka hakikat yok!

    Aşkı sek içtiğin zaman
    Haber verme
    Güneşin doğuşu 
    Batışına benzer
    Anlarım...
    Feryal
    26. 11. 2017


    Oysa 

    diyorsun ki
    şimdi sen yaşamaktasın
    orda
    burda
    şurda

    oysa
    ben diyorum ki
    ne bir kuş uçurttuğun var
    ne dumanını görüyorum

    hep bir şey eksik kalıyor
    çekilmiş resimlerde
    şiir bahane
    gösteriş şahane...

    sivri biber gibisin sevgilim
    acın hayata siniyor
    içimi yakıp kaplıyor
    tenime batıyor...

    oysa
    hava bir sıcak
    bir sıcak ki
    burada
    razıyım sana
    desem de
    yanmışım
    bekiyorum.


    FÇ Asaf'a



    Rüya Taşı...

    her dağın yücesinde
    bir rüya taşı varmış
    yaslanırsan aşka erermiş başın

    kuytu uğultusunda
    tenine bulut değer
    sanırmış da insan
    yar gönlünü okşarmış

    gecenin alacasında
    kendine kahraman
    doruklarda
    rüzgarın şarkısı gibi
    hep o olur duyulan:
    senin kalbinin
    içindeki bestem...

    dün unuttuğun
    bugün artık bilmediğin
    yarın yeniden tanışacağın
    dağa varış
    dağda uyanış
    dağa inanış
    geri dönüştür
    yaşama.

    benzersiz benzerlikte
    yaklaşıp öpecek sanki
    alnından gök dağı
    dersin
    heyecanla;
    dudaklarıma kavuşur da dilin
    aşkımı sular.

    yalnızlık nasıl
    ah nasıl da sevişir
    düşüncenle

    salınır fütursuzlukta
    uykunun içindeki
    o şiir;
    hep değişip dönüşür
    yanık tenimde
    bir tuzlu damladan çoğalır
    mesken tuttuğun yüreğim
    tekinsiz nehir olur
    alev alev akar
    iki rüya taşının arasından
    yol bulur!





    Şairler sahicilikten ölür; 
    sahiden ölmez...


    Zaman akıtıyorum kirpiklerimden

    Çölde seraba gizleniyor

    Senin yalnızlığının içinden 

    geçiyorum

    Haberin yok



    VAR YA!


    Sıkıldı bulut
    bunaldı yağmur
    bıktı güneş
    insandan...

    parmağımın ucunda
    aşkın kokusu
    denize karıştı...
    yine.

    ve yine
    bu yaz
    bütün bakireler
    farkına varacaklar
    aşk varmış gerçekten
    topraktaki nem kadar
    gerçekten de gerçek

    ben var ya!
    bilerek doğmuş kadar
    o kokudayım hep...



    Bir Şiirden İbaret Kalsan

    haneme şiir sözü
    versem
    sulasam gökyüzünü
    bir damla
    hüzünden ibaret
    kalsam

    aşk binbir renkli
    bin gökkuşağı
    olsa
    tek bir dilek sen
    olsan
    altından geçerken
    dilediğim
    dönsem yine
    geçsem

    birkaç sözden
    birkaç dizeden
    bir şiirden
    ibaret kalsan!




    Anda

    sarı puslu aydınlığı var güneşin
    serin serin ürperiyor ayva tüyleri
    güz göre göre gelmiş bahçelere
    kulağım düşen yapraklarda
    her notası ayrı güzel
    haydi sen de hoş gel bu döngüye
    andaki zerafete...

    1 Ekim 2017 Feryal Deva Bagiya

    Ruhum...

    Ahh..

    Kaç payda eder ki insan
    Dünya denen pay'da?

    Karınca yuvası deliğinden
    Sığar mı Ağustos böceği
    Bile bile
    Suskun ve hatta
    hiç sesi yokmuşcasına?

    Ahh! eğersiz at
    Ey kalbi parçalanmış kartal
    ve yağmur kokan köpek!

    Kediydik di mi biz
    Küstah ve dişi..
    Ya Siz
    barışı seçtiniz mi ki?
    Haydi geç benden...

    Ahhh...

    Beni hangi bez parçasına
    resmedebilir bir ressam
    Bir ressam
    Bir ressam
    ondan önce
    hiç yaşamadım belki
    ne bilecek

    Ahh.

    Maalesef kimsenin kimseye
    Ayıracak vakti yok
    Hep kal bende...

    Ruhum!
    oradan bir tek nota ver
    Tınlamasın sadece
    Aksın aksın aksın
    Sahici Aşk kaç hertzdi?

    Ahh!

    Ben'i, bendeki bütün ben'lerden alıp
    Aşkın insanı büyüten
    Varoluşuyla buluşturan sevgili...

    Ruhum,

    Seslere, resimlere, doğaya, güzelliğe
    saçıldım..

    İçsel yolculuğum
    sen'deki ben'in aynası oldu da
    Görüldü...

    Ahh! Görüldü..

    Aşkla varol...

    Feryal

    18 Aralık 2017
    Dereköy



    İstanbul
    Senin bulut beyazı bir deliliğin var
    üstünden uçup geçilen
    İstanbul bu yüzden
    biraz daha aydınlık artık
    o beyazlığa tuz gibi serpiyorum
    yılların parçaladığı kalbimi
    herkes bana bakıyor
    tuhaftır
    hiç olmadığım kadar erkliyim
    senin bir çomağın var 
    benden sakladığın
    benim çomağım hep hazır ve nazır 
    kan kırmızısı bir deliliğim var
    ortalık çok karışık
    felek pek umarsız
    bir gitmek geliyor ruhuma
    boyut atlarken ruhuna çarpıyor

    (Şubat 2015)


    Dönüşüm

    Kül dumana
    Kor aleve
    Nefes kalbe
    Ben sana
    Yağmur toprağa
    Bulut güneşe
    Söz dile
    Sen bana
     31. 1. 2015


    Sol elinle sev beni
    Birbirine dolanır geçmişle gelecek
    Ve andaki sarm/a/şık olur
    Her kırık dalımdan bir kuş havalandı
    Kanadında aşk, nefes ve hürriyet
    Acıdan bir taç verdiyse de hayat
    Kelime denizlerine gömerek geldim
    Güneş’in Ay’la buluşması gibi bekledim
    Hiç tereddütsüz,
    En güzel resmi boyar gibi
    Sol elinle sev beni
    Kalbiyle bakan çok uzağı görürmüş



    halâ deliyim biraz


    ben seni özleyince İstanbul;
    özlemek;
    utanır sözlükteki anlamından
    sığmaz olur
    sayfalara
    yazıyı aşar

    urban sözü veririm
    göçebe düşünceme
    bütün kaldırımlarına
    aşk mührü basacağım
    çıplak ayaklarımı yorarak

    sırdaşımdır tüm martılar
    şahitlik de ederler
    ilk senin sularından yansıdı
    sevda sesleri genç kalbime
    o yüzden halâ deliyim biraz





    Aşk bir varoluş halidir

    Sosyal medya ve internet her şeyi ele geçirdiği gibi, aşkı da bir ölçüde ele geçirmiş gibi görünse de, hakiki olan ve ruhunun farkında olan insanlar için bu durum geçerli değil.
    Gayet net iddia ediyorum ki; Aşk iletişim çağının keşfi ya da hastalığı değildir. Aşk insanın en eski tarihinden en bilinmez geleceğine kadar sürecek etik bir gerçekliktir.
    Bir ilişki pazarı gibi algıları saptıran sosyal medya istediği kadar çabalasın; tabiri caizdir; kaçanı kovalayan aşk değil egodur. Aşk iki kişinin birbirine doğru hiç hesapsızca ve korkmadan koşmasıdır.
    Çünkü bir aşığın lugatında, ego, gurur ve korku yoktur. Bunların hepsi acının verebileceği hazzın içinde kavrulmuş ve yok olmuştur.
    Aşkın gölgesi de yoktur. O ışığın kaynağıdır. Tutulmaz, sadece yaşar, yaşatır, yaşanır. Aydınlatır... Yeni enerjide, dönüştüğümüz, değiştiğimiz ölçüde aşk “ölüm ve korku”nun değil, “yaratıcılık ve yaşamanın” cesur ve bilge yolunda ilerler.
    Oysa günümüz insanının, iyot gibi serbest gezen egosu aşkı gölgeler. Ancak, günlük hayat içinde, akışa kendinizi içten gelen saf niyetle bıraktığınızda hayatın şifrelerini kolaylıkla okur ve aydınlanmaya daha çok yaklaşırsınız.
    Aşkın olan; farkındalık yolculuğuna bavulla çıkılmaz! Geleceğe bugünün iğdiş edilmiş bilinciyle gidemezsin! Zaman o zaman. Zaman çok hızlı. Zaman kendinizi kandan ve irinden arındırma, değişimi hücrelerden başlatma zamanı! Gemi kalkıyor artık!!! Farkındalığı melek kanadı gibi hafif bir şey sanıyor olabilir çoğu kişi fakat hiç de öyle hafif bir şey değil. Farkındalığın dayanılmaz ağırlığının altından geçiyoruz günümüzde. Ve canımız yanıyor belki.. yanabilir. İzin vermeliyiz hatta canımızın yanmasına. İzin vermek iyidir çünkü versek de yanacak vermesek de! Özümüz sözümüz bir olsun diye kavurup duruyoruz kendimizi hayat tavasında.
    Herkes öz benliğiyle galaktik boyutta, ya da boyutla; iletişim halinde; farkında olmak ya da olamamak gündelik hayat içinde nefes alırken ve yaşarken çevrenizdeki şifreleri fark etmek, görebilmek, okuyabilmekle ilgili... Hırsı, kibri ve egoyu sevgiyle temizleyerek gülümseyip yürümeliyiz ki kolektif bilinç şifalansın...
    Elbette, ham insan ham meyve gibidir. Ne yenilir ye yutulur. Ham insanı yermek, ham meyveyi kopartmaktan farksızdır. Ağzının tadını bozmaya değmez... Aşk, içinizdeki olgun bir meyvedir. Aşk “gelecektir”. Aşk nehrin dokunulmamış suyudur.
    Ve biliriz ki; kuşkusuz zihin oyun severdir. Sizi her zaman eski enerjilere çekmek ister. Bir süreç sonucunda ulaştığınız "bir başka gerçeklik" içinde coşkuyla yaşarken, gerçeğin arandığı boyuttan uyarılar, sesler, cisme bürünmüş varlıklar (genellikle insan; göksel varlık, veli, deli, yol gösterici ve aynı zamanda yol sorucu) halinde, sızıntı yapmaya çalışır zihin. Ki onlar da size sunulmuş yeni bir temizlik ve değişim fırsatıdır. Meditasyon; iç sesiniz ve iç görünüz; sizi kendi kendinize tanıklıkta tutmayı ve oyunu oynarken bile kendinizden vazgeçmemenizi sağlar. Meditasyon hiçbir kuralla sınırlanamayacak kadar, insanın doğal halindeki aktif ya da pasif duruşudur. Sakinlik; doğada zorlanmadan oluş halidir... Aşk doğanın o haliyle yaşandığında aşk olur.
    Hatta daha da ileri götüreyim, daha da iddialı konuşayım; o yoğun duygunun içine girdiğinizde artık “aşk”ın kendisi olursunuz. Çünkü hazırsınızdır. Tüm dünyayı kucaklayabilecek kadar açılabilen kollarınız vardır. Bütün canlılara verebilecek kadar sonsuz bir sevgi dolar göğüs kafeslerinize. Aşkı bütünsellikten bireye yönelttiğimiz o erkek ya da kız çocuklarına, kurumuş toprağın yağmura olan tutkusu gibi aşık oluruz. Ve “onların, koşulsuz sevgimizi almaya hazır olup olmadıklarını bilmek hakkımız”dır.
    Hayatın her anı, tesadüf sanılan mucizelerle doludur. Onları görmeye başladığınız zaman, yüreğinizin sesini duyabilir, böceklerle ve kuşlarla konuşabilir, denizle dans eder, ağaçların müziğini duyar, havanın oyunlarına katılıp, Dünya’nın öteki ucunu görebilirsiniz. Yüreğinizi koşulsuz sevgiye açtığınız zaman, tüm evreni içinizde taşıdığınızı hissedersiniz.
    Bilirsiniz; sevgi insana sunulmuş en büyük şifadır ve sevginin başaramayacağı mucize yoktur…
    Aşkın mutsuz bir anına denk düştüğünüzde; göz yaşlarınızı yağmurla buluşturun. Ağlamak, insanı içindeki masumiyet ve sevecenliğin derinlerine indirip, acının ve hüznün yol gösterici bilgeliğiyle buluşturur. Ağlamak kişisel gelişiminizde, sıkışmış enerjileri serbest bırakmanıza ve özünüzdeki sevgiliye sarılmanıza yardım eder...
    O anlarda aşk'ın bir hastalık olduğunu düşünürseniz; hastalanırsınız. Aşk gözetleyenlerin değil, gözetenlerin gönlüne yakışır... İnsan, doğaya ve tüm canlılara hak ettiği gibi davrandığı ölçüde insan olmanın gerektirdiği haklara sahip olur...
    Aşk'ı bir kutsama, kutlama, ilahi varlığınızla bütünleşme olarak düşünürseniz; benliğiniz, içsel güzelliğiniz yenilenir, tekâmül edersiniz. Aşk bir varoluş halidir. Aşk; iki kişinin, birbirinin ruhunu görebilmesidir... Aşk bir damla göz yaşından gökkuşağı yaratmaktır.
    Sebepsiz, kendi başına, sadece var olmanın yarattığı coşkuya sevinmek ve içinde bulunduğun o saf neşe anının dikey düzlemdeki aşkına bağlanarak; keyfine varmaktır: mutluluk...
    Ruhunuzla sevin. Ruhunuzla sevdiğiniz zaman fani dünyadaki hiçbir şey fizik bedeninizi acıtamaz... Çünkü ruh saf sevgidir. Özgür vicdanın özgünlüğünde sadece aşka varılır.
    Aşk doygunlukla gelir, yüreğini asla aşka aç birine verme; doyuramazsın! Cinsel aşk diye bir şey yoktur. Aşkın tensellikle olan ilgisi, seven iki kişinin birbirinin içini ve dışını sarıp, birbirinde erimesi ve bir olmasıdır.
    Bazen olan durumdan en sakin halimizle, nötr olarak diğerlerini haberdar ettiğimizde enerjimizin titreşimi haber verdiğimiz durumun kendi enerjisiyle karıştırılabilir…  İnsanlar karşılarındakini, kendi deneyimlerinden yola çıkarak, çoğunlukla önyargılı, kendi bakış açılarından göründüğü kadarıyla değerlendirir ve kendi yarattıkları bir imaj, görüntü içinde yargılarlar.
    Oysa aşka düşmüş farkındalık, sabırlı ve bilge bir biçimde görüntünün çoğul hallerinin derinliğini ve değişik yansımalarını görür... Havanın bulutlu oluşu, içinizin karanlık olduğunu göstermez. İçinizi karartırsanız, bulutlu hava o çağrışımı yapar ve her bulutlu havada içinizin kararmasını beklersiniz. Aşk halindeyken içiniz; hava durumu dahil her şeyden bağımsız olarak aydınlık ya da karanlıktır. Bulutların ardındaki Güneş içinizdedir.
    Konu ister aşk olsun ister başka bir güzellik, evrenin, hayatın, Tanrısallığın önünüze serdiği şifrelerin farkına varıyor ve görüyorsanız, hayatınızdan ne aşk, ne neşe, ne varlık, ne sağlık eksik olmayacaktır...

    Aşk; kendinin ve sevginin farkında olanların başarabildiği bir hakikattir... Deli desinler size, desinler değişmeyin.. sadece aşk için değişin, dönüşün. Şems’in Mevlana’yı, Mevlana’nın Şems’i sevdiği gibi sevin her şeyi; tüm evreni… Yuvaya dönüş yolu oradan geçer.



    Aşk; vuslat yolundaki şiir halidir.

    Aşk; zihinden çıkıp, manâ'da buluşmaktır...

    Manâ'da buluşsak seninle...

    Zihnimin aynasında gördüm seni
    Ki senin de beni görüşündü bu aslında
    Hem gerçek
    Hem birbirine görünmeden görünen…
    İkimiz şimdi
    Anın içinden geçsek
    Görüntümüz sonsuz olsa
    Çıksak zihinden
    Manâ’da buluşsak…
    Ben hep o manâ’da sevdim seni…

    Hep Aşka dönüşüyorum...

    rüya nehirleri akışta
    kah kalbimden hakikate
    kah hakikatten kalbime

    sen dokunuyorsun bana
    nehrin;
    o değebildiğin suyunda
    aşka dönüşüyorum
    hep aşka...

    kimsin
    kimim
    bazen çok iyi biliyorum
    zaman zaman unutuyorum
    belki hiç bilmedim
    bilmiyorum...

    bu akış
    bu bakış
    bu aşk

    hem varlık- da
    hem yokluk -da
    zerre zerre


    dönüştüğümsün...


    Feryal Cevikoz



    Dereköy 13 Eylül 2016

    Gözyaşlarımı yolluyorum sana
    Gaddarlığının üzerine yağıp
    Vicdansızlığını yıkasın diye...

    Özgürlüğümü yolluyorum sana
    Esaretinle buluşup
    Devrim yapsınlar diye...

    Aşkımı yolluyorum sana
    Sevgisizliğinle buluşamayacak
    olsalar bile...

    Gecemi yolluyorum sana
    Sabahınla buluşup
    Gün doğdursunlar hayatımıza...

    Hafızamı yolluyorum sana
    Unutkanlığınla buluşup
    Sözlerini hatırlatsınlar diye...

    Naifliğimi yolluyorum sana
    Kabalığınla buluşup
    Nemalansın biraz diye

    Boşalttığım kafamı yolluyorum sana
    Mümkünse doldurup
    Geri gönder diye...

    Deliliğimi yolluyorum sana
    Aklınla buluşup
    Çomağını saklamasın diye...

    Suskunluğumu yolluyorum sana
    Suskunluğunla buluşup
    Sessizliğin sesi olsunlar

    Sıradanlığımı yolluyorum sana
    Niteliğinle buluşup buluşup
    Bir Tarkovski bir şampiyonlar ligi izlesinler...

    Dengesizliğimi yolluyorum sana
    Dengenle buluşup
    Feleğini şaşırsın diye...

    Sabrımı yolluyorum sana
    İnadınla buluşup
    Kuş kondursunlar aşka...

    Yalnızlığımı yolluyorum sana
    Yalnızlığınla buluşup
    Ne halleri varsa görsünler...

    Dereköy 13 Eylül 2016

    Nefesim de nefsim de
    aşk kokar benim
    Senin müziğin kadar
    Deli bir sessizliği yırtar...
    Dereköy 12 Eylül 2016

    Yağmur yağsın istiyorum...
    Yer gök ağlasın
    Ve havadaki kan kokusunu silsin...
    Her katliam bayramında dilerim
    En az bir kişi farkına varsın.
    Kurban enerjisinden kurtulsun insançocuğu...
    Yaradanın enerjisiyle birleşebilecek biçimde
    Bir kez daha tekamül etsin...
    Dereköy 11.09.2016

    Kar tanesi bile olsan
    Seçer bulurdum seni
    Yere dahi düşsen...

    Aynı çukura iki kere sadece sevdiğin biri iterse düşersin...

    Sonbahar geldi bak
    Narlar çatlıyor sıkıntıdan
    Ayvaların iyisini yiyecek
    ayılar bile yok artık
    Kalıcı bir söz söylemiyor hiç kimse..
    Maalesef
    Böyle giderse
    Kışın da keyfi kaçarsa
    Kalbimizi ısıtacak
    Bir beste yap da
    Yazı beklerken
    Teselli bulalım
    Feryal Çeviköz
    Dereköy 15 Eylül 2016

    Haydi bak ay tutuldu
    Sen de bana tutul.
    Feryal Cevikoz
    16 Eylül 2016




    Gördüm

    Gördüm
    Bütün Dünya'nın körlüğünü
    Duydum
    Her çocuğun haykırışını..
    O zaman neye yarar ki
    Daha fazla bilmek?
    Nereye varır ki elimdeki saf su
    Irmak ırmak aksa...
    Sen ki
    Bir zamanlar öyle bir sendin ki
    Ben kendimi sende aşka erdim
    İnsan oldum
    Tanrısal bir ruh buldum sanmıştım...
    Lâf'ın gelişi işte...
    Serde aldanış var...
    Dereköy 25 Ağustos 2016

    Hangi yara kapanır sözle?
    Söyle...
    Sözünle yaralandımsa
    Tahmin edilemez bir yerdesin
    Ki..
    Maalesef
    Halâ sadece insansın...




    Kökü aşk olan
    Bir sarmaşık büyüyor
    Işığa doğru uzanıyor yaprakları
    İstanbul bir başka
    Bodrum bir başka kokuyor
    Havada ateş sıcağı…
    Bir çobanaldatanın sesi
    değiştiriyor gecenin sessizliğini
    bir rüyayı gerçekleştiriyoruz
    hayaller birbirine karışıyor
    Boğazın sularına yıldızlar düşüyor
    Biz soluksuz sevişiyoruz







    Ne kadar derine inebiliyorsun? Diye sorunca bana, “sen ne kadar yükselebiliyorsun?” diye yanıtlayarak ortaya karışık soru yönelttim.



    Önce ne kadar derine inersem ineyim yeterince inmemişim gibi yüzeyde hissediyorum kendimi. Bu yüzeysel varoluş çok bulaşıcı bir hastalığa benziyor sanki. Cılız ve yapışkan bir duygu. Aslında sadece bir duygudan ibaret bu yüzeysellik. O zaman içime doğru yürümeye başlamanın zamanı geldi. Çoktan geldi. Her şeyi bırakıp bu yolculuğa çıkmaya hazır mıyım? Çıkarsam kiminle karşılaşacağım? Benden başka bana benzeyen kaç ben vardır içimde bana bulaşmak ve yüzeye beni geri çekmek için? Ne merak, ne de ilgi istemeden; yalnızca hedefe tanımlanmış bir çizgiyi takip etmek. Bütün sesler ilahi bir bestenin notaları. Ve ben, beni bulmak üzere gidiyorum kendime doğru. Teozofik bir tercih. Kaotik bir değişim. Antropozofik bir tavır. Bütün benler yolun üzerindeki en güçlü engeller. Kolay olmayacak biliyorum. Biliyorum. Kendi yolumdan çekiliyorum. Birer birer çekiliyorum. Ve ben çekildikçe, yol derinliğini bana açıyor. Rüzgarın kokusu değil, kokuları var artık. Enerji bedenim bütün benlerden bağımsız ve özgür.
    Peki derinlik nedir? Doğadaki her şey çok derin. Hakiki bir derinlik var doğada ve gerçekten doğal olan her şeyde. Horozun ötüşü derin. Tavuğun yumurtlaması derin. Ağaçların kökleri derine inerken, suya kavuşurken hesapsızca mutlu. Ben sana aşık bir hakikat yolcusu... Komet filmindeki son sözlere benzer bir haldeyim: "Sanki yanlış dünyadaymışım gibiyim. Çünkü ben seninle birlikte olmadığım bir dünyaya ait olamam. Bir yerlerde bundan farklı paralel evren-ler olmalı. Benim hep senin yanında olduğum, seninle birlikte olduğum... Ve o evren her neredeyse benim ruhum da orada yaşıyor." 


    Uykusuzluğun da kuytusu
    Zamanın ruhsuzluğu da
    varmış...
    Bir kayıp sözlük dolusu
    Kavramlar göçüdür ülkem
    Hangi kavme yüz sürme yarışı için
    Adalet hanım yüzsüz bir
    Koşuya çıkar!
    Fazlaysak hele ki
    İnadına çıplak ayak!
    Yağmur küsmez toprağa
    Şemsiyeden sebep...
    Hayır hayır
    Sevişmeliyiz…
    Evet evet
    Sevişmeliyiz
    Feryal Cevikoz
    16-17 Temmuz 2016

    ateşin kalbine üfledim bu gece
    nefes nefese
    ya elimi yakan izmarit?
    adıyla sapkın değil mi ki...
    yanık tenime dokunan
    alo a ve ra sın
    sen
    son derece yanıklara
    en erotik tik tik


    Feryal


    baksana
    aslında
    hiçbir şey
    olmasa da
    istediğin gibi...
    yağmur orkestrasında
    uzaklaşıyorsun
    her şeyden
    kalbine doğru
    yaklaşıp
    nefes alıyorsun
    nefes veriyorsun
    ve bu sadece
    seninle senin arandaki
    bir şey
    her şey
    ne görüyorsan
    ne duyuyorsan
    aslında
    istediğin kadar...
    İstediğin kadar varsın
    İstemediğin kadar yoksun.
    yağmur ateşini söndürmüyor
    varlık
    yokluğunsa
    yokluk varlığın kadar...
    hani hep çocuk gibi
    gülümsediğin yerde
    uçan bir kuş
    konan bir kelebek
    boş ver
    boş ver
    boş ver ki dolsun
    yağmur orkestrası
    sonsuza dek çalsın...




    ah'ım yok!

    en derininden
    bildirdi ki
    istişare kuşları
    şu malum gece
    ay hilâle tavaf ederken;

    araf'ın tepesinde
    yokluk ziyafetinde
    görmüşler seni!
    bir yanında olperi
    ötekinde zilperi...
    anason ve tütün kokulu
    parlak başında ise
    takıvermiş de zilleri
    hayal-i yansıması sevdanın!

    ahım yok!
    sendin ki
    alevinden tutuşturur
    tuz buz yakar
    salkım salkım destanlarla
    şarabıma tad verir
    demlendirirdin
    vuslatı

    sözüm söz
    varlık sofrasının
    yek istisna aşıdır aşkım
    kaf'tır benim araf'ım
    buyur 

    Feryal Çeviköz


         Hakikat; aşkla yürünen yolun kendisidir... Feryal Cevikoz 




    Bizim tözümüzü, özümüzü, hamurumuzu aşktan karmışlar kardeşim! 

    Olay budur. 



    Yüreği olan buyursun karsın, karışsın! Fer YalÇeviköz





    AlterNaif....

    Kelime-i aşk getirmek gerek imdi
    duyup görmez misin ki 
    sıcak sinene indi!

    sebepten geliyorum
    gafilim hayli
    bildiğin; yegane kısmet;
    sarhoş bir gemici feneri!

    Çeşm-i kem'e açılınca şiir yolum
    bir nefeslik arzudur vuslatım,
    kalbimin kale'sinde...

    aydım aydım!
    inliyor gece!
    bilmediğim bir dilde...

    yılmadım;
    deniz tuzuyla ovdum umutsuzluğu
    parladı yıldızdan öte!

    anladım ki!
    asırlardır hep aynı gönülde
    Aşk korsanıyım
    ganimetim felekte..
    sızlıyor yaram
    ay ışığı değince

    heyhat
    bilmezdim öğrendim
    felek
    fettanı sever..
    sunulur "çanak" içinde...
    Feryal Cevikoz


    Aşk ve ben

    Küçücüktüm

    aşk büyük bir denizdi...



    aşk halâ çok büyük 

    bir akıntı denizde


    ve ben;

    halâ...


    "o" en küçük halimle...

    sevda gemisindeki

    kaptanım...


    Feryal Çeviköz



    Özledim

    orkidemin yüzü
    gizli yobazların
    sahte kahkahalarını

    acıtırcasına
    mora bakıyor

    şeffaflığını özlüyor
    senin
    benim en derinlerim

    son şiir henüz yazılmayanda
    son aşk henüz yaşanamayan!

    Feryal Cevikoz



    İnsanın doğasında zalimlik ve yoksayma yoktur. 
    Bunlar doğasından uzaklaşan ya da uzaklaştırılmış insanların zaaflarıdır...


    Bu bahar

    gecenin tekiydi
    denize korsan bir düş saldım...
    bu bahar kumsalları tenha sanma
    aşkın çıkartmalar olacak
    benden yazması
    senden yaşaması

    yirmi dört şubat ortakent bodrum 


    Soluk renk

    yine
    bütün dağlarının ağırlığıyla
    çöreklendi yerküre sırtıma
    şımarık biraz
    çocuk gibi değil
    küstah ve yobaz

    soluk bir çiçek var ağzında
    ürküttüğün kuşun
    yine de gülümsüyor
    dudağımın kenar mahallesi

    ben bir aşka koşuyorum
    sen bütün aşklardan kaçak

    oysa gelsen
    ayvayı yesek
    yaprak toplasak
    renkler renklere kıskanç şimdi
    hafiflese sırtımın orta direği

    zaman
    kirletilmiş bir su birikintisinde
    zamansızlık
    her yerde

    Feryal Cevikoz 20Ocak2015



    Nekahat bitti...

    bir cinnet bir kabus bir de sen
    akıp gidiyorsun gözlerimden

    Rakkase kalbin kopuyor kafesinden

    kan revan içinde gururun

    Göz pınarımdan geçirdiğim ışıkla
    kelepçeledim aşkı...

    unutulmuş bir deniz fenerlerinin
    gölgesine sığındım.

    aldırır mıyım artık
    Gemimin güvertesindeki kuş olsan susuz...

    son damla gagandayken ölsen..

    mor bir mendile sarar
    ıssız bir adaya gömerim

    "Sahi'den geliyorum,
    hakikiyim" diyor kafesimde sinem...

    Tarifi yoklar akşamındayım aşkın..
    bade duman yetmez bana.

    nekahat bitti
    limandan ayrıldı gemi...

    Feryal Cevikoz

    Gözyaşı

    Gördüğün her gökkuşağı
    Gözyaşımdan geçen
    Güneştir


    Güneşle bulut

    Güneş mi üşümüş
    Bulut örtünmüş
    üstüne


    Yıldız kayması

    Kayan bir yıldız olsam
    Sadece sen görsen
    Ne dilesen olsa...
    Kayan bir yıldız olsan
    Sadece ben görsem
    Seni dilesem
    Gelsen...









    Aşk güzellemesi

    Fazlalık yoktur aşkta
    Eksik değil esriktir
    Çok sevmez
    Çok sevilmez
    Olduğu kadar
    Geldiği gibi kabul eder
    Aşk
    Eyvallah der
    Ve her dem gülümser.
    Aşk yokluktaki çokluktur.

    Eşik Cini

    Boş bir evin
    Eşik ciniyle yüzdüm
    Bu sabah
    Sardunyalar
    Ve ılgın ağaçları
    Şahidimdir           


    Erken güzel buralar

    Erken güzel buralar
    Kısmen yalnızlık
    Bana ruhunu hatırlatıyor
    Gecenin düşürdüğü rüyalar
    Sahilde dalgalara karışırken
    Erken güzel buralar
    Güneş iltimas geçiyor
    Tenimde bir tuhaf hasret
    Susuzluğa benziyor

     —
    Orman

    Bir çam ormanından geçiyorum
    İçimde tarifsiz bir neşe var
    Yeşilin maviyle dansı
    Yaz sıcağında ne güzel
    Serin bir meltem esiyor
    Tenim ürperiyor
    Zihnim o ânın yüceliğinde…


    Yeter bana

    Ormanda bir ağaç olsam
    Yuva kursan dalıma
    Bay kuşum
    Bir sonsuz dere olsam
    Sunsam suyumu sana
    Güneşle ay bilse hikâyemizi
    Yeter bana


    Kabul

    Kayın yıldızlar üstüme
    Düşün gezegenler düşlerime
    Yitirdim ben aklımı
    Günaha girmeden
    Toprağa değmeden
    Nefesime kaçan
    Âdem’in sunduğu
    Bir elma çekirdeğinde…

    Gözyaşımda boğulurken
    Buldular beni
    Bir kuşun rızkına
    Kır çiçeğinin toz zerresine
    Toprağa inen çiğ damlasına
    Ve senin suskunluğuna
    Sinmek için
    Ruhum ayrıldı bedenimden
    Ölmeden ölmek bu dediler
    Kabul ettim



    Kondum artık

    kelebekten hallice
    narin ve incinebilir
    evet belki
    ancak
    gergef gibi bir çelikten
    kanatlarım

    ve
    kelebek oluşumu
    değerli bulup sevenler
    ne kadar kıymetli

    ve onlar
    evrenin en nadide
    çiçekleri

    kanatlarıma renk düşüyor
    nefesim nefsimden haberdar
    çiçek kalbim taç yaprak
    Kondum artık...


     öyle kaldım ki

    falanım filanım vardı eskiden
    bıraktım…
    iyi geldi
    düz bir tepedir çünkü hayat
    şeyler şeyler vardı hep
    unuttum
    şifalandım
    ne göze batacak kadar büyüdüm
    ne de  eften püften küçük kaldım
    sabah güneşi
    gece yıldızlı laciverdi
    selamlayacak kadar
    ayık kaldım



    Sebep

    evrenin
    rahim denen yarasından doğduk
    o yüzden
    oldukça kanlıyız
    doymuyorsak sebebimiz var
    insan kılıfına hapsolup
    terk edildik
    masum doğup
    günahkar ölmek için
    evet
    her şeyin bir sebebi var
    o da sensin
    Zalime kâr olma
    Sevene kar ol
    Kar suya
    Kâr nefse döner




    Sadece aşk

    Benzemeyecek
    Benzemesin
    Kimse sana
    Kimse bana
    Hep bir başka nefes
    Çünkü nefistir nefes
    Sana aitse…
    Gülmeyecek
    Gülmesin
    Senin gibi
    Benim gibi
    İçin için kimse
    Çünkü için bendeki sende.
    Ben içindeki sende...
    Yara yok
    Sadece aşk
    Sadece aşk
    Sadece aşk
    Aşka kaçarsan
    Kendine kaçarsın
    Kaç
    Kaç
    Kaç
    Edebin aşktır...
    Aşkındır özgür benin...
    Ben sendeki benim...

    Hayat

    Kabuklandık
    Kalkanlandık
    Marifetmiş gibi...
    Derilerimiz kösele
    Beynimiz her şeye gebe
    Oysa sadece
    İnsanı insan yapabilecek olan
    İki sözcükten ibaretti hayat
    Şefkat ve sevgi...
    Becerebilen ebedi
    Beceremeyen sil baştan...








    Hepsi

    Kaç kişiyim bilmiyorum
    Ben ve içimde bir sürü...
    Sürü başı hep değişiyor
    En kahraman
    En şapşal
    En narsis
    En zeki
    En duyarlı
    En gıcık
    En sevecen
    En insan
    En hayvan
    Enine boyuna kaçıyorum kendimden...
    Sürü başı
    Sendeki ve sizdeki ben...



    Hey birader!

    hâlâ onca sert ve ser-seri ruhumun rüzgârı
    yumuşak karnımsa hâlâ
    sadece aşk!

    bilirsiniz
    ömrümüze zincirli
    darbeler var tescilli
    kimisi çaktırmadan sağmalcılar...

    Hey birader
    şuraya bir
    döşek falan serme sakın

    biz
    çalınmış uykuların diyarının çocuklarıyız
    ip atlarken
    ilmikleri boynumuzda bulmuşuz

    ne içeriz
    ne yeriz
    Allah'ın sıfatsız kıldıklarının
    suretsiz vasıflarını...


    Kartalın ruhu
    Cesur ve kararlıdır her şey yüksekte
    Çetin ve bilge
    Görünmeyeni görür
    Bilinmezden haber verir
    Urbandan kaçkın
    En tabii haliyle uçar

    Başka doğar güneş
    Başka batar yükselince
    O keskin bakışla
    başkalaşır dağlar, denizler, nehirler
    Ey ilahi kapıların doruklarındaki özgür ruh
    Sadece sana teslim ettim
    Sislerin ardındaki geleceği
    Gücüm saflığımdır
    Erkim aşk
    (Şubat 2015)


    Tam; Tamı Tamlar...


    Kalbimin yerinde aşk

    aşkımın içinde hakikat;

    hakikatin içinde sen varsın...


    Apaçık seviyorum seni
    Be adam...
    Kendimden bile saklamadan
    Tüm güzelliklerinle
    Ve çoğunluğun belki istemediği her şeyinle..
    Apaçık seviyorum seni
    En tekil halimle
    hani var ya
    Sabahın köründe en bet sesiyle
    Uykuları bölen horoz
    O bile olsan kabulümsün sabahlarıma
    Yok be yahu
    Ne istersen o ol...
    Ölüm bile olsan
    Güzelsin ve hakikisin bana.
    Sen benim sevgililer değil;
    Sevgilim günümsün....
    Feryal Çeviköz 14 Şubat 2017












    Taş


    taş

    sabrı

    kendi sanır

    dalga geçer..

    üstünden

    bozulur...





    Su



    su ağladı!

    kurumak istedi...

    hafızası izin vermedi...

    taştı...





    Duvarcı ustası



    örgünün söküğüne sokayım parmağımı

    en narin yerlerinden acısın

    Kudüs'ün tuğlaları



    harcına gömülsün

    safsata salatası kursağında tutsak yalakalar...

    kalbimdeki Tanrı şahidim olsun

    meczuplar yazacak tarihi

    yeniden...

    inleyecek

    def-i hacet delikleri irtica şarlatanlarının



    ey Usta!

    koy taş üstüne taş

    kalmasın çarmıhta çaput



    kırsa da tüm tuğlaları

    kurutsa da suları

    bir çuval incire işese de

    duvarcı çırakları



    aşk ayağa düşmez!





    Farzet



    farz et ki

    bir şiirden düşmüşüm

    bütün hafifliğimle...



    herhangi bir evrenden kopup

    gönlüne farkındalık sözü

    vermişim...

    açılır mı taç yaprakları

    yosun kaktüslerinin

    imdi:

    sırma saçlı

    üzüm bağlarında

    bakir ve bakire

    Dünya!

    ezelden izinliyiz biz

    ışkla sevişirken...

    çemberler param parça!

    alınlar perçem perçem

    kadehlerde akşamın

    rehaveti...



    açılmalı!

    en lacivert derinliğinde

    uzayın!

    yırtılmalı karanlık...



    buğular buhurlanıyor bak:

    ve tarifsizce

    geçiyor zamanın belirsizliği...



    Farkındayım…

    oldukça alçakgönüllü

    bir öncülük içinde

    söz!

    hem görünen o ki

    bütün dizeler hep aynı isyanda:

    peşim sıra atlıyorlar şiirden

    sarmaş dolaş...



    bir şair vazgeçiyor

    sözcüklerinden

    sevinçle,

    sadece eyleme katılsınlar diye.



    farz et ki

    özgürleşiyor evren kendinden...



    farkında mısın!



    nehir yıkıyor kahkahalarımızı

    bir başka şiirin denizlerinde

    buluşurken kıtalar!

    farz et...









    Yıldız rengi aktı kanım



    görmez de kendini insan

    kararsızlık nehrinin

    akıntısına döşek kılınca aşkı...

    göğsünün kafesinde hapis

    kalır kendi kendine...



    kapatınca

    sıkıntının bulutları

    gün ortası düşlerini

    duymaz söylediğini

    başa yapışmış

    iki sağır delik olur

    müziğin kör kuyuları...



    Şimal yıldızını mı ısırdım!

    dün gece

    karabasan basınca

    odadan adaya da,

    talihsizce



    yıldız rengi

    aktı kanım

    sonsuzluğuna Araf'ın...



    şafağı söker gibi gökten,

    acı acı inler inancım!



    özgür bırakır

    sevdayı, aşkı...

    suç üstüne ihale kalan

    kız çocuğu...









    Tesettür karaborsada



    bozulunca siyahında kuşağın

    büyü,

    kifayet reçetesiz aranır

    karaborsada



    tesettür

    nargilede boş duman.

    safsatada yükselen ahu

    dağın gizlenen yüzü...



    kalıbına sığmaz olur adalet

    borsada düşünce iman...



    bozuk bir derece

    kuzey batı istikametine

    yalandan kısmi göç eder

    notaları eksik beste.



    kalır yine bana

    gümrah gümrah şefkat zulalarımda...



    satranç oyununun

    beyaz karelerinin gölgesinde

    bu kadar mı harcanır hayat..



    iradesiz iktidarlara

    kefen olsun

    dünyevi zevkler...



    geçemedim ya

    ateş çemberinden yine

    felek!

    mazuratımı

    suya yansıyan aşk

    kabul et...





    Sapan



    en düş-kün halleriyle yaşayacaksın

    ab-u hayatı

    arızalar mektebinden

    yeni mezun çaylak gibi

    doğayı emercesine...



    içerken nefsini yar-dan

    boşuna ıslatmaz

    ağzını ya ve dud dalından

    sapan çatacaksın...

    araklayacaksın sevdayı tam kaçarken...



    sulanacak toprakta

    naz-arın

    su-nak olacak aşka!



    bağır-ınca adını kazıyacak

    yokluktaki varlığa…

    keskince esecek

    baranları kubbelerinden

    göklerin...



    dere köylerinden

    anababa çiçekleri topla biraz



    kokla ziyankar geçmişin

    sandık odasından

    çocukluğunu



    tellallar

    ezbere söylesin

    şiirlerinin her bir dizesini

    en utangaç çehreni

    çevir arzularına



    iblisler utansın

    nazarından akseden

    kırık tebessümlerle

    çölümdeki o masum vahada



    Güneşte kuruttum kanımı



    sıcakta üşüyen yürek

    yalpa atar,

    kör gözünü kırpar

    günahın şeytanlarına…

    kandırır geleceğini

    yalnızlık kuyusunda.



    aksi görünür

    geçmiş günahların

    parçalanmış sularda...



    aldırmaz

    acının eşiklerindeki cin-ayetlere



    kah şah damarından

    içer de ağuyu

    ahu sanır

    celladını!

    rüyasındaki gizli aynada...



    ey benim

    asla kıymet biçemediğim

    aşk hallerim,

    geç kalan umutlarım,

    tükenen yağmurlarım,

    kuraklığımı kavuran,

    kaynak sularım!

    siz de kuruyun

    boşluklarımdaki onulamaz hasrette...


    hangi diyarın bestesiysen bugün

    o diyarda

    benim şizo-fren-imi çek!

    ... içine

    durayım artık.



    dünyaca bestelenen

    burçak kokan

    ihanetle beslenen bütün yalanlardan

    uzaklaşarak kavuşayım O'na..



    Acıya katıktır aşkım...

    gidebilirsen git kendi kendinden!

    gider gibi benden...

    Yeganem...

    Umut, armut, unut…

    Volta atan kuşlar

    tepemde

    Sobe!



    güneşte kuruttuğum

    kanımla

    yamadım sandalımı

    limansız sulara açtım yelkenimi!




    Heyhat hayat



    tanımazsınız beni siz ya

    tanımladığınızca eksilirim

    heyhat

    hoyrat sokakların yabancısıyım



    sığmak isterim

    benden yüce deryalara!

    sığınırım zaman zaman

    kuytularınıza...

    şehveti düşleyen apışaralarınıza...



    hangi kalıplardaysam da

    kayıptır aslım

    bilinmezlerde saklı

    benden içre

    sönük yüzüm...



    sıkıysa

    ezberleyin

    hodri meydan derim...

    ah Vellakin yeminle

    her dem

    bulunmak isterim

    dokunulmak

    sevilmek

    zaman zaman

    hatta ve hatta her zaman



    fütursuzca gülüşlerimi

    esrikliğime verin

    ham kalmış kızlığıma!

    hırpalanmışlığıma!

    ve yalnızlıktan öte

    yüce sevgime

    belki de sadece ona...



    üzerime şeytanlarını salar

    salgın hastalıkların

    zührevi zebanileri

    zemzem olur özsularım hepsine…



    her zaman her zaman

    boşuna uğraş...

    yine dirilirim

    Rabbin saf çocuklarını

    yeniden doğurmak için

    yeniden doğurmak için

    O en yüce aşkı

    örtüsüzce

    ap açık

    sadece aşka aşık...



    vel hasıl

    zaman zaman

    kendimden geç-erim...

    çok fena sev-erim...



    terketmiştirdelilikbileinsanı


    karanlık yüzü ayın

    boşluğuma bakar

    sakar zamanlara

    yürür

    durulmaz,

    içime dolar,

    dalar.



    zaman kozamın liflerini çözer

    aynada yas

    kızlığımı görüntüler...



    sevişir toprak ve ağaç

    soğukta... ıslak...

    bozulur buğunun gölgesinde

    nefesi nefsin..



    açıyorum onu

    nemli ve ılık..

    yıllar geçmiş onca

    ve anca

    görürüm

    kimmiş o çocuk



    bir sunak

    bir tapınak

    yıkanır kanla

    top patlar

    içinden bez bir bebek

    ışıkla yükselir

    gösterir bana

    ben kimmişim aslında


    uzun saçlarının

    ardına gizlenip

    sesini bırakırsın yağmura



    tam değdikleri anda toprağa

    inatla

    sürer varlık

    yokluğa



    orada,

    yerin bin söz katı altında

    yalnızdır artık zaman...

    ve terketmiştir delilik bile insanı!






    -mış gibiler

    hiç yok içimde mücadele

    beni bırakınız

    okyanuslarında

    yerin gökün



    azgın sular mı

    varmış

    uzanır mıymış

    arzdan arşa

    azrailin gölgesinde



    bir renkli balık için

    ne alık bakışlar gördüm

    akrep zehrinde boğulmuş

    cinayet rengi kırmızılarda…

    yüzdüm yoruldum

    yüzdüm bin oldum

    yüzdüm göllerin kuytularında

    kaygan bedenli hayranlarımla

    seviştim yedi asır yedi gece

    yandım hayalin

    cinnetinden!



    mış gibiydiler

    varmış

    sevmiş

    bilmiş

    oynarmış

    zennekârdır o ezelden!

    ta ki İsa'nın kurtuluş azıkı olduğu günden beri!



    yalandan

    ihmallere

    İhtimal varsa

    Yolları kaplar sular

    İçimiz dışımız ihanete dalar!



    hoş geldim



    girdaplardan geçerek geldim

    döne döne

    aşkın özünü

    iç erek geldim



    süz üldüm

    çöz üldüm

    bir göz oldum

    aktım

    çok dum

    tek oldum



    çöl lerde vaha

    göl lerde balık

    in san da aşk

    buldum



    ceylan kalbi

    avcı hırsı

    kul beli

    hanım eli

    gösterip

    her dönüşte

    yükseldim

    çekildim

    girdabıma



    çile çile döküldüm

    fark-ı ışk oldum




    med-cezir



    ruh bulur

    gecenin sırrını

    su damlası kadar engin

    kavuşur

    nehrin dokunduğun suyuna...

    fısıldar ışık

    gelir

    gidersin...

    buluşur

    söz-ün yazıyla...

    sus'ar zaman anda,

    su'sar ten

    sonsuz haykırışta,

    "ben yok-um"



    tekildir o'suzluk.

    çoğalır yalnızlıkta.

    anlar ki:

    kendi'nden ayrılmaktır sevmek...








    Tekilde kaldım



    kandım,

    tekilde kaldım

    yıkandım yeniden

    çaldı saçlarımı iki gözü kör bir bıçak

    çan vuruşlarıyla yükseldim

    her telimde yanık bir beste



    kulağım ses

    gözlerim ışık

    nefesim müzik

    kesildi

    ellerinde kaldı dillenemez hikayem

    rüyalarımda yüzlerin

    soldu

    hasret bile terketti yalnızlığımı

    şeytanlar güldü

    gökdenize karıştı yaşlarım



    son arzumun şiddetiyle

    tersine çağırdım sevdayı

    döndü üstüne



    celladım! açtım sana kapılarımı

    sok içime yokluğun bütün ölümlerini

    kurbanına sun kendini

    aşk yakmasın seni

    sebebim ol



    Sır



    geçse ışığı nefesin

    son kerte uz-ak...

    nefsim yener kendini

    kırık bir parça benden kopar

    kan pıhtısı kadar keskin

    yürür yüreğinin vadisine

    batar batar batar



    yankılanır bakışlarım

    sıra sende de

    sır sende

    sır sen



    kanayan dualarım

    özsularda yakınsa da

    kalır gözlerimde mavisi

    derinlik sarhoşluğunun




    Hançer



    saplanır

    kalır

    sırtıma

    işlemediği suçu ile

    bedenim.



    ki bilinmezimdir

    uzanır karanlıkta

    boşluklarıma.



    o bir hançer



    erir su,

    biriktirerek

    aydan aya

    geri gidişleriyle

    ilerler

    erişir..



    düşünce-sizlikte

    uyur

    düş-ün-incisi

    ulaşır



    sarhoşluğum

    ayılmaz




    Yapmak



    yapmak

    tavan arasına gizlemek düşü

    ışığın altında

    aynı oyuncuyla

    döner geceye mumla

    delinir suyun yüzeyi

    kaplarım oyuncunun ellerini



    yap

    koyduğun yerde beklesin yırtılan çocukluk

    ipi yavaş kaydır içeri

    dönsün kendine topaç



    merdivenin altına bıraktık tekerleği

    kozayı gömdük armutun dibine

    o masaya gelişi vardı uslanmaz

    adını koyuşu

    kapayışı kendini

    çek sicimleşen geçmişi öteye

    yapar mısın

    yineleyerek deyişini düşe

    açık duran pencerenin önünde




    çayır



    sakın sahte ellerinle dokunma ölüme

    bugün yarın gidiyor fil içimden

    küçük bir çayır bırakıyorum

    üzerinde yatır benzetmelerini bedeninle yazarak



    düşler sahteydi biliyorum

    örümcekler ve beni tükürüşleri camına

    unutuluşum çıkmaz arka pencerede

    /çıplaktı ölümüm bu yüzden/



    çayır bırakıyorum sana

    ortasında uçurum

    /hep düşmeyi düşlüyorsun o yarıktan/

    son anda tutuyor ellerini hayat



    siyah otlara uzanıyoruz

    alamıyorum hiç

    ilmiksiz bir örgüyü geriyor bulut

    büyüyerek girerken

    yırtarak toprağı



    kefen bezim ipek tülden

    /çeyizidir annenin/

    uyarıyor saf ölümüm

    titriyor siyah otlar



    ellerin yanıyor

    görüyorum çok uzaktan




    -İzm


    hayat

    “koyar”

    ister

    ham derinden

    önden

    geriden...



    sevmek

    sağır bir çocuğun

    çıngırağına saklanır.



    tür

    üç harfe gizlenir.

    “İZM”...



    İn-San

    İn-er

    San-ır

    İnsan

    “Oldum”

    düşünde kalır



    sonsuz’luk

    son bulur...



    birden bire

    bir

    Sivil “Nota”



    deler geçer

    “Sağır”lığı

    tozdan dumandan arınır Dünya.











    Ateş böceğinin ışığı



    arasa bulabilir mi!

    kendi çizdiği hayali..

    kararsız...



    umarsızdır,

    bilir yılların

    deniz misali

    gel gitlerini...

    kararsız..

    kaybetmekten korkmadan,

    durur kendi duvarları ardındaki

    bahçede...



    arar,

    ateş böceğinin

    ışığı yeter aramaya...



    arasa bulabilir mi...

    hayalini çizmiş olanı,

    kendi bahçesinde...

    zaman yeter mi

    vermeye..

    arka avludaki

    dokunulmamış düşünceleri...



    oysa görmeye

    ateş böceğinin

    ışığı yeter...



    yılların derinliğinden

    arar

    bulur

    alır sadece



    misafir gibi kalır

    varlığı ötekinin

    ateş böceğinin

    dipsizliği aydınlatan ışığında...



    sevgisi

    binlerce ateş böceği

    duvarları aşıp

    ulaşana dek ötekine...

    sadece zaman bilir

    sonsuzlukta doğup batan

    günler neye gebe..



    aşk hevesli öğrencidir

    bu meçhul yolculukta...








    Sözü özgür bırakırsan aşka ve


    Şiire koşar Ă

    0

    Yorum ekle

  7. Aşk, senin kalbindeki 'sen'in, kendine ve her şeye nasıl baktığınla ilgili olarak yarattığın bir güzelliktir. Feryal Cevikoz

    Siyah Kuğu’nun mükemmelliği

    Feryal Çeviköz


    Çaykovski’nin o tartışmasız muhteşemlikteki Kuğu Gölü yapıtını her seferinde büyük bir haz alarak dinlemiş ve sahnede defalarca izlemişimdir. Günümüz New York’unda sahnelenen bir Kuğu Gölü bale hikayesi olan “Siyah Kuğu” ilgimi çekti ve filmi de yine bir solukta izledim.
    Çağın çoğunluğunun ötesinde, dışında ve baskı altında yaşayan genç bir kızın, çiçeği burnunda bir balerinin ilk aldığı başrol uğruna benliğini ve farkındalığını tümüyle yitirişi olarak özetlenebilir belki de bu film. Mükemmelliğin peşinde koşarken, paramparça olan bir gerçeklik. Filmin her açıdan, etkileyici ve güzel olduğunu baştan söyleyeyim de, aşağıda yazacağım eleştiriler yanlış anlaşılmasın. Filmin dokusunu oluşturan o müzik, oyuncuların performansı ve hikayenin işlenişi filmi yukarılara doğru yükseltmeyi başarıyor.

    Bütün Dünya’yı heyecanlandırdığı söylenen Siyah Kuğu, beni içine iyice alana kadar, “senarist ve yönetmen bizim 70’li yıllar Yeşilçam filmlerimizi izlemiş ve etkilenmiş” düşüncesinden, kendimi alamadım dersem yalan olmaz. New York’un göbeğinde 2010 yılında bakire ve saf, kırılgan, naif, güzeller güzeli bir New York Balesi balerini Nina; Nathalie Portman! Ne içki içmeyi biliyor ne öpüşmeyi. O kadar saf ki ezik olarak yorumlanıyor; güzelliğini ve teknik başarısını perdeliyor bu hali. O kadar tutuk ki, o güzel kuğu, sanki içine ruh üflenmemiş gibi dans ediyor. Sadece rüyalarında hayallerini yaşıyor özgürce bu bakire güzellik. Evet; Amerikan sineması bir kez daha, şiddetin arasından saf mükemmelliği arıyor; fakat o kadar şizofrenik bir Dünya var ki vardığı yer başarının doruğunda ulaşılmış mükemmel bir ölüm oluyor.

    Başrolün kendisine verilmesiyle gerçek hayatındaki her şey hızla farklı görünmeye başlar Nina’ya. Sevgi ve şefkat dolu yönleriyle sözünden çıkmadığı annesi aşırı baskıcı, kendi kaçırdığı treni kızına yakalatmayı saplantı haline getirmiş bir “cadı anne”ye dönüşür. Nina’ya rolü veren de sanki yine bir 60’lı yıllar Yeşilçam filminden şaşırıp gelmiş, yanlış sete girmiş; “meşhur olmanın yolu, yönetmenin yatağından geçer” söylemini benimsemiş türden bir çapkın. Bu “karizmatik” kareograf yani dans tasarımcısı Thomas; Vincent Cassel; Nina’yı “siyah kuğu”yu canlandırmakta yetersiz bulmakta. Saflığın ve beyazlığın tezatı, şehvetli, hırslı bir karanlık içeren büyücü patentli Siyah Kuğu; anne koruması altındaki Nina’da hayaller ve rüyalar ötesi özellikleri yaratır. Zaten, sahnedeki rolü ile gerçek hayattaki rolü aynı paralellikte. Açıkçası bir noktaya kadar adeta günümüz New York bale sahnelerinin eski Yeşilçam sahnelerinden farkı yokmuş gibi…

    Öpüşmeyi bilmeyen Nina, çapkın ve karizmatik öğretmenine içten içe aşık olsa da direniyor ona teslim olmaya. O ise Nina’nın içindeki o güne dek kendisinin bile bilmediği siyahlığı sürekli kışkırtır. Kışkırtır ki Nina mükemmel dansını yapsın. Ancak, bir sezon önceki oyunda başbalerinken kapının önüne koyulan ünlü balerinin yerini almış olmak da vicdanını rahatsız etmektedir Nina’nın. Çünkü Nina da onu kıskanmıştır, yok olsun istemiştir, yerine geçmek arzusuyla yanıp tutuşmuştur; hatta özel eşyalarını çalıp kullanmıştır. Sonra anlar ki aslında “başrol” Demokles’in kılıcı gibidir. Orada olmak bütün öteki balerinlerin “kem gözünü” üzerine toplamaktır. Hele içlerinden bir tanesi Lilly (Mila Kulis) “Siyah Kuğu” karakteri için çok daha yetenekli olduğunu kanıtlamıştır öğretmenin gözünde. Lilly hem güzeldir; hem de saflığını çoktan teslim etmiştir kapitalist sanata.

    Bu rekabet ve kaybetme korkusu, Nina’nın hayatında şizofrenik parçalanmışlıkları, sanrıları, kabusları, olumsuz hayalleri hızla canlandırır, kişiliği bölünür. Hem Nina’nın hem seyircinin gözünde hayaller ve gerçek birbirine karışır. Farkındalık kapısı büyük bir gürültüyle ve kanla kapanır. Nina şizofrenik hayallerinin de yardımıyla içindeki beyazlığı öldürür.
    İyi olan o melek Nina her şeyden vazgeçmek isterken, içinde uyanan “Siyah Kuğu”nun kaybetmeye niyeti yoktur. Çünkü artık Beyaz Kuğu sahneye, başarıya, başrole olduğu ölçüde öğretmenine de aşıktır ve onun beklediği “mükemmelliğe” mutlaka ulaşmalı ve “aşkı” yaşamalıdır. İyi seyirler…
    0

    Yorum ekle


  8. Sertan Telli'nin senaryosunu yazdığı Erhan Kozan'ın yönettiği Çakal, içimizde ve dışımızda çoğunlukla görmezden geldiğimiz, yok saydığımız ne var ne yoksa hiç çekinmeden, fütursuzca göz önüne seren bir film. Yer yer dokuz şiddetinde zelzeleyle sarsılıyor ve rahatsız oluyorsunuz. En ağır küfürlerle geçiştirilip yokmuş gibi kabul gören arka sokaklarda, tozpembe diye bir renk yok.

    İster beğenin, ister rahatsız olun, Akın başkarakteriyle gerçek hayatta yolunuzun hiç kesişmediğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Gitmediğiniz mahallelerin, geçmediğiniz sokakların kişisi olması onu sizden fazla uzak kılmaz. Çünkü hiçbir insan birden bire Akın olarak doğmaz. O bir insan evladı. Hayatın çok fazla seçenek sunmadığı coğrafyalarda adamın adımını kirli dünyaya doğru atmasının ardındı boş değildir. Bu adımda, hem içindeki yalnızlığın, hem de en baba otla ya da içkiyle geçiştirilemeyen acının mümkün olduğu kadar fiziksel ve somut bir gerçek hale büründürülerek dışa aktarılması çabası vardır. Acı içeriden acıttıkça iyileşmek mümkün değildir.
    Hayatın fazla çeşit sunmadığı bir coğrafyada yaşıyorsanız geleceğinizi belirleyecek olaylar da acımasızdır. Koşulsuz sevginin yegâne temsilcisi annenizin bir an olsun mutlu olduğunu görme şansınız, ani bir ölümle elinizden alındığında Dünya yalan olur. İlk aşkınızın sıkma başıyla sizi sadece bir damızlık olarak gördüğünü anladığınızda kaybedecek tek şey artık içinizdeki acıdır. O acıyla karşılaştığınızda, yüzünüzü ele geçirecek olan o büyük boşluk ifadesi, filmde Akın rolünü başarılı oyunculuğuyla sergileyen İsmail Hacıoğlu tarafından tam yansıtılmıştı. Filmdeki bütün oyuncular rollerinin hakkını veriyorlardı, benimsemişlerdi.
    Kahramanın iç sesi, benim sinema dilinde çok tercih etmediğim bir tarz olsa da yerinde ve etkileyici laflarla bütünselliği bozmamıştı. Aslına bakarsanız, o iç ses bana kahramanın kendi içindeki farkındalıkla, erk hayvanıyla konuşuyormuş hissini verdi. Çoğumuz bu sohbeti farkına varmadan yaparız ve iyileşir ya da iyileşmek için hastalanırız...

    Benim kendi kişisel görüşüm filmin kahramanı asla bir psikopat değil. Ona dense dense bir sosyopat denilebilir. Eh izin verin ki hiç kimse doğuştan sosyopat doğmaz. Bu şizofren ve paranoyak toplumsal bilincin, bireyin üzerine üzerine gelip, onu içten zapt etmesiyle ilgili bir durumdur. Kuşkusuz dış mihraklar tarafından yağlar ballarla beslenilmekte olan bir sistemin göbeğinde yaşarken, içimizdeki "kötü"yü görmemezlikten gelerek ya da yok sayarak ortadan kaldıramayız. Dünya henüz ermişlerin dünyası değil. En azından bu yüzyılda değil. Gelecekte olur mu onu da bilmiyorum açıkçası.

    Filmi beğenmeyenler olmuştur eminim. Kibarlık kumkuması olarak, narin ve boş kafalar çarşafın altında, kuma gömülü, mutlu mesut yaşamak dururken, varoluşsal, çıplak ve somut gerçekliğe, bu kadar bozuk dile maruz bırakılmaya "ne gerek var ki" diyen çoktur. Ancak o dilin konuşulduğu ortamda geçen bir hayatın filmini yapmanın elbette başka bir yolunu bulmak da zordur. Aslında samimi olarak itiraf edebilirsek, küfür hayatın sevimsiz ve kötü tarafına yönelttiğimiz bir başkaldırı olarak da düşünülebilir.

    O dille ben taa yıllar önce David Lynch'in Mavi Kadife filminde karşılaşmıştım. Hatırda kalan bir özellikti. Zaten o çıt kırıldım bakış açısı insanı tahriş edip kaşındıran Kim Ki Duk filmlerinden de haz etmez pek; Tarantino'dan da tırsar. Oysa, kültürün, dinin ve sistemin yarattığı kişisel iç taaruzları şiir gibi anlatır Kim'in sineması. Çakal filminde, Akın'ın çalıştığı atölyedeki ustası da aslında bir tür "bilge" kişiliği temsil eder gibiydi bu açıdan. Bunun edebiyatta, romandaki karşılığı olarak da bana Yusuf Atılgan ustamı çağrıştırdı; ki hoştu.

    Film Sertan Telli'nin ve Erhan Kozan'ın ilk sinema çalışması olarak bakıldığında iyi bir iş çıkmış diye düşündürüyor. Sanırım her ikisi de ayrıntıcı bir sinema ve hayat gözlemcisi olmalı. Tabii ben yine her filmdeki ters köşeleri fark etme derdim sayesinde, kötülüğün içindeki umudu yakaladığımı düşünüyorum. Çıkmayan candan umut kesilmez. Ki sanıyorum, kahramanımız kendisine "Çakal" denilmesine ne kadar uyuz olsa da, aslında içinde bir yerlerde, hayatın gecesinin bilgesi olan bir erk hayvanıyla buluşur gibi, onu hayata bağlayan o çakalla tanışıyor eninde sonunda... 
    Feryal Çeviköz


    0

    Yorum ekle


  9. John Scalzi;
    Yaşlı Adamın Savaşı,
    Hayâlet Tugay,
    Son Koloni ve Zoe'nin Öyküsü

    Sosyokurgu bir roman

    Şayet siz de klasikleri haydi haydi hatmetmiş ve kurgubilim, fantastik, polisiye türü romanların da hayranıysanız; Scalzi'nin Yaşlı Adamın Savaşı romanını okuduktan sonra, içinizde öteki romanlarını okumak için büyük bir istek oluşacaktır. Bence Bilimkurgu türü romanların hepsine “ucuz saynsfikşin” yakıştırması yapmak büyük bir haksızlık olur. Çağdaş ve iyi bir yazar John Sacalzi. Hikâyelerin hepsi tek başına farklı bir tadı barındırsa da, kitapları okurken, sırayı takip etmenizde yarar var; Yaşlı Adamın Savaşı, Hayâlet Tugay, Son Koloni ve henüz yayınlanan, benim de daha okuma mutluluğuna erişemediğim Zoe'nin Öyküsü.

    Scalzi romanlarında sadece bilimi, zamanı, uzayı bükmekle kalmıyor; aynı zamanda sosyolojiyi, felsefeyi ve ırkçılığı da büküyor ve benim tabirimle“sosyokurgu” yapıyor. Ve romanların, iskeletlerinin omurgalarından biri ırkçılık karşıtlığı. Üstelik tüm bunları, karısına gerçekten aşık bir adamın yaşadıkları çerçevesinde yapıyor ve siz de, “onca hengâmenin arasında” kahramanın; o aşkı, her koşulda nasıl da sonsuzlaştırdığına, vazgeçmediğine şahitlik ediyorsunuz. Üstelik, aşkın, kaderi nasıl belirleyici bir rol oynayabildiğini de hissediyorsunuz. Hatta emin olun, yer yer gözleriniz dahi dolabilir.
    Film olmaya oldukça aday bir görsel anlatım içerdiğini de eklemeden geçemem doğrusu...

    Bir de; sakın ha kitabı, Sacalzi'nin, sonsöz gibi yazdığı teşekkür notunu okumadan kitaplığa kaldırmayın. İçtenlikle yazdığı aşikar olan yazı, öyle bir yazarın karısı olmak da hoştur diye düşündürtüyor.

    Feryal Çeviköz

    İthaki Yayınları


    0

    Yorum ekle

  10.  'nda yazdığım kitap yazısı.



    Tek mülküm kalemim, en büyük "lüküs"üm okumak ve yazmak...

    O Pera'daki Hayâlet hakkında; Ekşi'ye şöyle yazdım; “şahsım da olabildiğince mülksüz ve sivil bir şair olarak devri alemde bulunduğumdan; ben yetip yetişip, ortalıklara çıkıp da edebiyat çevresiyle tanışmaya vakıf olamadan kefen giymiş olduğu için epey hayıflandığım çok müstesna kişidir; hayalet oğuz; oğuz halûk alplaçin. onu anlatan bu kitabı oku, oku bir daha oku bıkmazsın...”

    Gerçekten öyle. İki kere okudum. Arada dönüp dönüp yeniden bakıyorum. Hem etkileyici hem de eğlenceli bir hayatın kitabı. Bence, kimisine sadece okumak ve yazmak yetebilir. Yaşarken tek mülkü üstüne giydiği iki üç parça esvap; cebine sıkıştırdığı bir not defteri ve kalem; ve bir de okuduğu kitap; olabilir. Oğuz Halûk Alplaçin de öyle bir adam. Yersiz yurtsuz bir göçebe edebiyatçı; yazar, çevirmen, şair, sanatçı ve "sıkı" bir adam.

    Yaşarken çoğu kişiye belki de yaka silktirtecek şekilde davranmış. Çünkü düzen insanları için alışılmış ya da katlanılabilecek bir hayat sürmemiş. Tek sorumluluğu okumak ve yazmak. Bunu yaparken de gerekenleri temin etmek için paranın nereden aktığını pek önemsememiş. Bence çok onurlu bir hayatı doya doya yaşamış. Ahmet Oktay; "Hayalet Oğuz, her şeyi hiçbir şey, hiçbir şeyi de her şey olarak yaşadı" diyor kitapta... Ayrıca Epigraf'ta yer alan yazıda; Tezer Özlü pek güzel anlatmış; http://epigraf.fisek.com.tr/?num=714

    O Pera'daki Hayâlet onu yakından tanıma şansını tatmış edebiyatçılar tarafından kotarılmış bir "Yaşantı" hikâyesi. Sezer Duru ve Orhan Duru'nun yayına hazırladığı kitap YKY'den. Ben 3. Baskısını okudum. Oğuz, bu kadar ironik bir biçimde; öldükten sonra hakkındaki kitap sayesinde, gıyabında para kazandığını öte alemden izliyorsa kıs kıs gülüyordur ve kesin yanında şair Ece Ayhan vardır.

    Feryal Çeviköz
    feryalcevikoz.blogspot.com


    O Pera'daki Hayâlet
    Oğuz Halûk Alplaçin'in (Hayâlet Oğuz)
    İnanılmaz Yaşamöyküsü ve Yapıtları
    Hazırlayanlar: Sezer Duru-Orhan Duru
    Tür: Yaşantı
    YKY
      3. Baskı (10 Lira)


    0

    Yorum ekle

Yükleniyor